Kürk Mantolu Madonna · Sabahattin Ali
Kürk Mantolu Madonna — 1. Bölüm
Şimdiye kadar tesadüf ettiğim insanlardan bir tanesi benim üzerimde belki en büyük tesiri yapmıştır. Aradan aylar geçtiği halde bir türlü bu tesirden kurtulamadım. Ne zaman kendimle başbaşa kalsam, Raif Efendinin saf yüzü, biraz dünyadan uzak, buna rağmen bir insana tesadüf ettikleri zaman şaşkınca tebessüm etmek istiyen bakışları gözlerimin önünde canlanıyor. Halbuki o hiç de fevkalâde bir adam değildi. Hattâ pek alelâde, hiçbir hususiyeti olmayan, her gün etrafımızda yüzlercesini görüp de bakmadan geçtiğimiz insanlardan biri idi. Hayatının bildiğimiz ve bilmediğimiz taraflarında insana merak verecek bir cihet olmadığı muhakkaktı. Böyle kimseleri gördüğümüz zaman çok kere kendi kendimize sorarız: «Acaba bunlar neden yaşıyorlar? Yaşamakta ne buluyorlar? Hangi mantık, hangi hikmet bunların yeryüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor?» Fakat bunu düşünürken yalnız o adamların dışlarına bakarız; onların da birer kafaları, bunun içinde, isteseler de, istemeseler de işlemeğe mahkûm birer dimağları bulunduğunu, bunun neticesi olarak kendilerine göre bir iç âlemleri olacağını hiç aklımıza getirmeyiz. Bu âlemin tezahürlerini dışarı vermediklerine bakıp onların mânen yaşamadıklarına hükmedecek yerde, en basit bir beşer tecessüsü ile, bu meçhul âlemi merak etsek, belki hiç ummadığımız şeyler görmemiz, beklemediğimiz zenginliklerle karşılaşmamız mümkün olur. Fakat insanlar nedense daha ziyade ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih ediyorlar. Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmiyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır. Benim de Raif Efendiyi daha yakından tanımam sadece bir tesadüf eseridir.
Bir bankadaki küçük memuriyetimden çıkarıldıktan sonra – neden çıkarıldığımı hâlâ bilmiyorum, bana sadece tasarruf için dediler, fakat haftasına yerime adam aldılar – Ankarada uzun müddet iş aradım. Beş on kuruş param, yaz aylarını sürünmeden geçirmemi temin etti, fakat yaklaşan kış, arkadaş odalarında, sedir üzerinde yatmanın sonu gelmesini icabettiriyordu. Bir hafta sonra bitecek olan lokanta karnesini yenileyecek kadar bile param kalmamıştı. Sonu çıkmıyacağını bile bile girdiğim bir çok kabul imtihanlarının hakikaten sonu çıkmayınca nedense gene üzülüyor; arkadaşlardan habersiz olarak, tezgâhtarlık için müracaat ettiğim mağazalardan red cevabı alınca yeis içinde geceyarılarına kadar dolaşıyordum. Bir kaç tanıdık tarafından arasıra davet edildiğim içki sofralarında dahi vaziyetimin ümitsizliğini unutamıyordum. İşin garibi, sıkıntımın arttığı ve ihtiyaçlarımın beni bugünden yarına çıkarması bile imkânsız hale geldiği nisbette, benim de çekingenliğim, mahcupluğum artıyordu. Evvelce bana iş bulmaları için müracaat ettiğim ve hiç de fena muamele görmediğim bazı tanıdıklara sokakta rasladığım zaman başımı önüme eğip hızla geçiyordum; evvelce bana yemek yedirmelerini serbestçe rica ettiğim ve sıkılmadan ödünç para aldığım arkadaşlarıma karşı bile değişmiştim. «Vaziyetin nasıl?» diye sordukları zaman, acemi bir gülümseme ile: «Fena değil… Tektük muvakkat işler buluyorum!» diye cevap veriyor ve hemen kaçıyordum. İnsanlara nekadar çok muhtaç olursam onlardan kaçmak ihtiyacım da o kadar artıyordu.
Bir gün, akşamüstü, istasyonla Sergievi arasındaki tenha yolda ağır ağır yürüyor, Ankaranın harikulâde sonbaharını doya doya içime çekerek ruhumda nikbin bir hava yaratmak istiyordum. Halkevinin camlarında aksederek beyaz mermer binayı kan rengi deliklere boğan güneş, akasya ağaçlarının ve çam fidanlarının üzerinde yükselen ve buğu mudur, toz mudur, ne olduğu belli olmıyan duman, her hangi bir inşaattan dönen ve parça parça elbiselerinin içinde sessiz ve biraz kambur yürüyen ameleler, üstünde yer yer otomobil lâstiği izleri uzanan asfalt… Bunların hepsi mevcudiyetlerinden memnun görünüyorlardı. Her şey, her şeyi olduğu gibi kabul etmekteydi. Şu halde bana da yapacak başka bir şey kalmıyordu. Tam bu sırada yanımdan hızla bir otomobil geçti. Başımı çevirip baktığım zaman camın arkasındaki çehreyi tanıdığımı zannettim. Nitekim araba beş, on adım gittikten sonra durdu, kapısı açıldı; mektep arkadaşlarımdan Hamdi, başını uzatmış, beni çağırıyordu
Sokuldum.
«Nereye gidiyorsun?» diye sordu.
«Hiç, geziniyorum!»
«Gel, bize gidelim!»
Cevabımı beklemeden bana yanında yer açtı. Yolda anlattığına göre, çalıştığı şirketin bazı fabrikalarını dolaşmaktan geliyordu:
«Geleceğimi eve telgrafla bildirmiştim, her halde hazırlık yapmışlardır. Yoksa seni davet etmiye cesaret edemezdim!» dedi..
Güldüm.
Evvelce sık sık görüştüğüm Hamdiyi, bankadan ayrıldığımdan beri görmemiştim. Makine vesaire komisyonculuğu yapan, ayni zamanda orman ve kereste işleriyle uğraşan bir şirkette müdür muavini olduğunu ve oldukça iyi bir para aldığını biliyordum. İşsiz zamanımda kendisine müracaat etmeyişim de hemen hemen bunun içindi: iş bulmasını rica etmiye değil de, para yardımı yapmasını istemiye geldim zanneder diye çekinmiştim.
«Hep bankada mısın?» diye sordu.
«Hayır, ayrıldım!” dedim.
Hayret etti:
«Nereye girdin?»
İstemiye istemiye cevap verdim:
«Açıktayım!»
Beni baştan aşağı bir süzdü, kılık kıyafetime baktı, evine davet ettiğine pişman olmamış olmalı ki, elini dostça bir tebessümle omuzuma vurarak:
«Bu akşam konuşup bir çare buluruz, aldırma!» dedi.
Halinden memnun ve kendinden emin görünüyordu. Demek artık tanıdıklara yardım lüksünü bile yapacak hale gelmişti. Gıpta ettim.
Küçük, fakat şirin bir evde oturuyordu. Biraz çirkin, fakat canayakın bir karısı vardı. Hiç çekinmeden yanımda öpüştüler. Hamdi beni yalnız bırakarak yıkanmıya gitti.
Beni karısına tanıtmadığı için, ne yapacağımı bilmeden, misafir odasının ortasında dikilip kaldım. Karısı da kapının yanında duruyor ve belli etmeden beni süzüyordu. Bir müddet düşündü. Galiba zihninden «Buyurun, oturun!» demek geçti. Fakat sonra buna lüzum görmiyerek yavaşça dışarı süzüldü.
Her zaman ihmalkâr olmıyan, hattâ bu gibi kaidelere fazlaca dikkat eden ve hayattaki muvaffakiyetinin bir kısmını da bu dikkatine borçlu olan Hamdinin beni böyle ortada bırakıvermesinin sebebini düşündüm. Mühimce mevkilere geçen adamların esaslı âdetlerinden biri de galiba eski – ve kendilerinden geri kalmış – arkadaşlarına karşı gösterdikleri bu biraz da şuurlu dalgınlıktı. Sonra, o zamana kadar «siz» diye hitap ettikleri dostlarına birdenbire ahpapça «sen» diyecek kadar alçak gönüllü ve babacan oluvermek, karşısındakinin sözünü yarıda kesip resgele mânasız bir şey sormak ve bunu gayet tabiî olarak, hattâ çok kere şefkat ve merhamet dolu bir tebessümle birlikte yapmak… Bütün bunlarla son günlerde o kadar çok karşılaşmıştım ki, Hamdiye kızmak ve gücenmek aklıma bile gelmedi. Sadece, kalkıp kimseye haber vermeden gitmeyi ve bu sıkıntılı vaziyetten kurtulmayı düşündüm. Fakat bu sırada beyaz önlüklü, başörtülü, yaşlı bir köylü kadın, yamalı siyah çoraplariyle, hiç ses çıkarmadan kahve getirdi. Üzeri sırma çiçekli lâcivert koltuklardan birine oturdum, etrafıma baktım. Duvarlarda aile ve artist fotoğrafları, kenarda, hanıma ait olduğu anlaşılan bir kitap rafında, yirmi beş kuruşluk birkaç romanla moda mecmuaları vardı. Bir sigara iskemlesinin altına dizilmiş bulunan birkaç albüm, misafirler tarafından bir hayli hırpalanmışa benziyordu
Ne yapacağımı bilmediğim için onlardan birini aldım, daha açmadan Hamdi kapıda göründü. Bir eliyle ıslak saçlarını tarıyor, ötekiyle açık yakalı beyaz frenk gömleğinin düğmelerini ilikliyordu.
«E, nasılsın bakalım, anlat!» diye sordu.
«Hiç!… Söyledim ya!.»
Bana rasgeldiğinden memnun görünüyordu. İhtimal, eriştiği mertebeleri gösterebildiğine, yahut da, benim halimi düşünerek, benim gibi olmadığına seviniyordu. Nedense, hayatta bir müddet beraber yürüdüğümüz insanların başına bir felâket geldiğini, herhangi bir sıkıntıya düştüklerini görünce bu belâları kendi başımızdan savmış gibi ferahlık duyar ve o zavallılara, sanki bize de gelebilecek belâları kendi üstlerine çektikleri için, alâka ve merhamet göstermek isteriz. Hamdi de bana ayni hislerle hitabeder gibiydi:
«Yazı filân yazıyor musun?» dedi.
«Arasıra… Şiir, hikâye!»
«Bir faydası oluyor mu bari?»
Gene güldüm. O, «Bırak böyle şeyleri canım!» diyerek pratik hayatın muvaffakiyetlerinden, edebiyat gibi boş şeylerin mektep sıralarından sonra ancak zararlı olabileceğinden bahsetti. Kendisine cevap verilebileceğini, münakaşa edilebileceğini asla aklına getirmeden, küçük bir çocuğa nasihat verir gibi konuşuyor ve bu cesareti hayattaki muvaffakiyetinden aldığım tavırlariyle göstermekten de hiç çekinmiyordu. Yüzümde, pek ahmakça olduğunu adamakıllı hissetiğim bir gülümseme ile hayran hayran ona bakıyor ve bu halimle kendisine daha çok cesaret veriyordum.
«Yarın sabah bana uğra», diyordu. «Bakalım, bir şeyler düşünürüz. Sen zeki çocuksundur, bilirim; pek çalışkan değildin ama, bunun ehemmiyeti yok. Hayat ve zaruretler insana birçok şeyler öğretir… Unutma… Erkenden gel beni gör!»
Bunları söylerken mektepte kendisinin de ileri gelen tembellerden olduğunu tamamen unutmuşa benziyordu. Yayut da, bunu burada yüzüne vuramıyacağımdan emin olduğu için pervasızca konuşuyordu
Yerinden kalkar gibi bir hareket yaptı, hemen doğruldum ve elimi uzatarak:
«Bana müsaade!» dedim.
«Neden canım, daha erken… Ama sen bilirsin!»
Beni yemeğe çağırdığını unutmuştum. Bu anda hatırladım. Fakat o tamamen unutmuş görünüyordu. Kapıya kadar geldim. Şapkamı alırken
«Hanımefendiye hürmetler!» dedim.
«Olur, olur, sen yarın bana uğra! Üzülme canım!» diyerek sırtımı okşadı.
Dışarı çıktığım zaman ortalık adamakıllı kararmış, sokak lâmbaları yanmıştı. Derin bir nefes aldım. Hava, biraz tozla karışık da olsa, bana fevkalâde temiz ve ferahlatıcı geldi. Ağır ağır yürüdüm.
Ertesi gün, öğleye doğru Hamdinin şirketine gittim. Halbuki dün akşam evinden çıktığım sırada buna hiç niyetim yoktu. Zaten sarih bir vâitte de bulunmamıştı. «Bakalım, bir şey düşünürüz, bir şey yaparız!» gibi her müracaat ettiğim hayır sahibinden dinlemiye alıştığım beylik sözlerle beni uğurlamıştı. Buna rağmen gittim. İçimde bir ümitten ziyade, nedense, kendimi tezlil edilmiş görmek arzusu vardı. Âdeta nefsime: «Dün akşam ses çıkarmadan dinledin ve onun sana karşı velinimet tavrı takınmasına razı oldun ya, hadi bakalım, bunu sonuna kadar götürmeli, sen buna lâyıksın!» demek istiyordum.
Hademe beni evvelâ küçük bir odaya alıp bekletti. Hamdinin yanına girdiğim zaman yüzümde gene o dünkü ahmakça tebessümün bulunduğunu hissettim ve kendime daha çok kızdım.
Hamdi önünde serili duran bir sürü kâğıt ve içeri girip çıkan bir sürü memurla meşguldü. Bana başiyle bir iskemle gösterdi ve işine bakmakta devam etti. Elini sıkmıya cesaret edemeden iskemleye iliştim. Şimdi onun karşısında hakikaten âmirim, hattâ velinimetimmiş gibi bir şaşkınlık duyuyor ve bu kadar alçalan benliğime bu muameleyi cidden lâyık görüyordum. Dün akşam beni yolda otomobiline alan mektep arkadaşımla, on iki saatten biraz fazla bir zaman içinde, aramızda nekadar büyük bir mesafe hâsıl olmuştu? İnsanlar arasındaki münasebetleri tanzim eden âmiller nekadar gülünç, nekadar dıştan, nekadar boş ve bilhassa asıl insanlıkla nekadar az alâkası olan şeylerdi..
Dün akşamdan beri ne Hamdi, ne ben hakikatte değişmiş değildik; neysek gene oyduk; buna rağmen onun bana dair, benim ona dair öğrendiğimiz bazı şeyler, bazı küçük ve teferruata ait şeyler bizi ayrı istikametlere alıp götürmüşlerdi… İşin asıl garip tarafı, ikimiz de bu değişikliği olduğu gibi kabul ediyor ve tabiî buluyorduk. Benim kızgınlığım Hamdiye değil, kendime de değil, sadece burada bulunuşuma idi.
Odanın tenhalaştığı bir anda arkadaşım başını kaldırarak:
«Sana bir iş buldum!» dedi. Sonra, yüzüme o cesur ve mânalı gözlerini dikerek ilâve etti: «Yani bir iş icadettim . Yorucu bir şey değil. Bazı bankalarda ve bilhassa kendi bankamızda işlerimizi takibedeceksin… Âdeta şirketle bankalar arasında irtibat memuru gibi bir şey… Boş zamanlarında içeride oturur, kendi işlerine bakarsın… İstediğin kadar şiir yaz… Ben müdürle konuştum, tayinini yapacağız… Fakat sana şimdilik pek fazla veremiyeceğiz: Kırk elli lira… İleride tabii artar! Hadi bakalım… Muvaffakiyetler!..»
Koltuğundan kalkmadan elini uzattı. Sokuldum ve teşekkür ettim. Yüzünde, bana iyilik ettiği için, samimî bir memnuniyet vardı. Onun aslında hiç de fena bir insan olmadığını, yalnız mevkiinin icaplarını yaptığını ve bunun da belki hakikaten lüzumlu olabileceğini düşündüm. Fakat dışarı çıkınca koridorda bir müddet durakladım ve bana tarif ettiği odaya gitmekle burayı bırakıp çıkmak arasında bir hayli tereddüt ettim. Sonra ağır ağır, başını önümde, birkaç adım yürüyerek ilk rasgeldiğim hademeye mütercim Raif Efendinin odasını sordum. Adam eliyle gayrimuayyen bir kapıyı gösterdi ve geçti. Tekrar durdum. Niçin bırakıp gidemiyordum? Kırk lira aylığımı feda edemiyordum? Yoksa Hamdiye karşı ayıp bir harekette bulunmuş olmaktan mı çekiniyordum? Hayır! Aylardan beri süren işsizlik, buradan çıkınca nereye gideceğimi, nerede iş arıyacağımı bilmemek.. Ve artık tamamiyle pençesine düşmüş olduğum bir cesaretsizlik… İşte beni o loş koridorda tutan ve oradan geçecek olan diğer hademeyi beklemiye sevkeden bunlardı.
Nihayet rasgele bir kapıyı araladım ve içeride Raif Efendiyi gördüm. Onu evvelden tanımıyordum. Buna rağmen, masasının başına eğilmiş gördüğüm bu adamın başkası olamıyacağını derhal hissettim. Sonradan bu kanaatin nereden geldiğini düşündüm. Hamdi bana: «Bizim almanca mütercimi Raif Efendinin odasına senin için bir masa koydurdum, kendisi sessiz sadasız, allahlık bir adamdır, kimseye zararı dokunmaz.» demişti. Sonra herkese bay, bayan denildiği bu sıralarda ondan hâlâ efendi diye bahsediyordu. İhtimal bu tariflerin kafamda yarattığı hayal orada gördüğüm kır saçlı, bağa gözlüklü, tıraşı uzamış adama pek benzediği için hiç çekinmeden içeri girmiş, başını kaldırıp dalgın gözlerle bana bakan zata:
«Raif Efendi sizsiniz, değil mi?» diye sormuştum.
Karşımdaki bir müddet beni süzdü. Sonra hafif ve âdeta korkak bir sesle:
«Evet, benim! Siz de galiba bize gelen memursunuz. Biraz evvel masanızı hazırladılar. Buyurunuz, hoş geldiniz!» dedi.
İskemleye geçip oturdum. Masanın üzerindeki soluk mürekkep lekelerini, çizgileri seyretmiye başladım. Bir yabancı ile karşı karşıya oturulduğu zaman âdet olduğu üzere oda arkadaşımı gizliden gizliye tetkik etmek, kaçamak bakışlarla hakkında ilk – ve tabii yanlış – kanaatler edinmek istiyordum. Fakat onun bu arzuyu hiç hissetmediğini ve başını tekrar önündeki işe eğerek ben odada yokmuşum gibi meşgul olduğunu gördüm.
Öğleye kadar bu hal devam etti. Ben artık gözlerimi pervasızca karşımdakine dikmiştim. Kısa kesilmiş saçlarının tepesi açılmıya başlamıştı. Küçük kulaklarının altından gerdanına doğru birçok kırışıklar uzanıyordu. Uzun ve ince parmaklı ellerini önündeki kâğıtlar arasında gezdiriyor ve sıkıntı çekmeden tercüme yapıyordu. Arasıra, bulamadığı bir kelimeyi düşünür gibi gözlerini kaldırıyor ve bakışlarımız karşılaşınca yüzünde gülümsemiye benzer bir hareket oluyordu. Yandan ve tepeden bakınca hayli yaşlı göründüğü halde çehresinin, hele böyle gülüşme anlarında, insana hayret verecek kadar saf ve çocukça bir ifadesi vardı. Sarı ve altları kırpılmış bıyıkları bu ifadeyi daha çok kuvvetlendiriyordu.
Öğle üzeri yemeğe giderken, onun yerinden kımıldanmadığını, masasının gözlerinden birini açarak önüne kâğıda sarılmış bir ekmek ve bir küçük sefertası gözü çıkardığın gördüm. «Âfiyet olsun!» diyerek odayı terkettim.
Günlerce ayni odada karşı karşıya oturduğumuz halde hemen hemen hiç bir şey konuşmadık. Başka servislerdeki memurlardan birçoğiyle tanışmış, hattâ akşam üzeri beraber çıkarak bir kahvede tavla oynamıya bile başlamıştık. Bunlardan öğrendiğime göre, Raif Efendi müessesenin en eski memurlarındandı. Daha bu şirket kurulmadan evvel, şimdi bizim bağlı olduğumuz bankanın mütercimi imiş, oraya ne zaman geldiğini kimse hatırlamıyordu. Başında oldukça kalabalık bir aile bulunduğu, aldığı ücretle ancak geçinebildiği söyleniyordu. Bu kadar kıdemli olduğu halde, şuna buna bol bol para savuran şirketin, onun ücretini neden arttırmadığını sorunca, genç memurlar gülerek: «Hımbılın biridir de ondan. Doğru dürüst lisan bildiği bile şüpheli!.» diyorlardı. Halbuki almancayı gayet iyi bildiğini ve yaptığı tercümelerin pek doğru ve güzel olduğunu sonradan öğrendim. Yugoslavyanın Suşak limanı üzerinden gelecek dişbudak ve köknar kerestelerinin evsafına veya travers delme makinelerinin işleme tarzına ve yedek parçalarına dair bir mektubu kolayca tercüme ediyor, türkçeden almancaya çevirdiği şartname ve mukavelenameleri şirket müdürü hiç tereddüt etmeden yerlerine yolluyordu. Boş kaldığı zamanlarda masanın gözünü açıp, oradan dışarıya çıkarmadan, dalgın dalgın kitap okuduğunu görmüş ve bir gün: «Nedir o, Raif Bey?» diye sormuştum. Sanki bir kabahat yaparken yakalamışım gibi kızarmış, kekeliyerek: «Hiç… Almanca bir roman!» demiş ve hemen çekmeyi kapatmıştı. Buna rağmen şirkette hiç kimse onun bir ecnebi dili bileceğine ihtimal vermiyordu. Belki de haklan vardı, çünkü hal ve tavrında hiç de lisan bilen bir insan kılığı yoktu. Konuşurken ağzından yabancı bir kelime çıktığı, her hangi bir zaman dil bildiğinden bahsettiği duyulmamış; elinde veya cebinde ecnebi gazete ve mecmuaları görülmemişti. Hulâsa, bütün varlıklariyle: Biz frenkçe biliriz! diye haykıran insanlara benzer bir tarafı yoktu. Bilgisine dayanarak maaşının arttırılmasını istemeyişi, başka ve bol ücretli işler aramayışı da, hakkındaki bu kanaati kuvvetlendiriyordu.
Sabahlan tam vaktinde geliyor, öğle yemeğini odasında yiyor, akşamları, ufak tefek alış verişlerini yaptıktan sonra hemen evine gidiyordu. Birkaç kere teklif ettiğim halde kahveye gelmiye razı olmadı. «Evde beklerler!» dedi. Mesut bir aile babası, diye düşündüm, bir an evvel çoluğuna, çocuğuna kavuşmıya canatıyor. Sonradan hiç de böyle olmadığını gördüm, fakat bunlardan daha ileride bahsedeceğim. Onun bu devamlılığı ve çalışkanlığı, dairede horlanmasına mâni olmuyordu. Bizim Hamdi, Raif Efendinin tercümelerinde küçük bir daktilo hatası bulsa, hemen zavallı adamı çağırtıyor, bazan da bizim odaya kadar gelerek haşlıyordu. Diğer memurlara karşı daima daha ihtiyatlı olan ve her biri bir türlü iltimasa dayanan bu gençlerden fena bir mukabele görmekten çekinen arkadaşımın, kendisine asla mukabeleye cesaret edemiyeceğini bildiği Raif Efendiyi bu kadar hırpalaması, birkaç saat geciken bir tercüme için kıpkırmızı kesilerek bütün binaya duyuracak şekilde bağırması gayet kolay anlaşılabilirdi: İnsanları, kendi cinslerinden biri üzerinde kudret ve salâhiyetlerini denemek kadar tatlı sarhoş eden ne vardır? Hele bunu yapmak fırsatı, birtakım ince hesaplar dolayısiyle, âncak muayyen bazı kimselere karşı kendini gösterirse.
Raif Efendi, arasıra hastalanır ve daireye gelmezdi. Bunlar çok kere ehemmiyetsiz soğukalgınlıkları idi. Fakat senelerce evvel geçirdiğini söylediği bir zatülcenp onu fazla ihtiyatlı yapmıştı. Ufak bir nezlede hemen evine kapanıyor, dışarı çıktığı zaman kat kat yün fanilâlar giyiyor, dairede bulunduğu zamanlar asla pencere açtırmıyor ve akşam üzerleri boynuna, kulaklarına atkılar dolayıp, kalın fakat biraz yıpranmış paltosunun yakasını iyice kaldırmadan gitmiyordu. Hasta zamanlarında da işini ihmal etmezdi. Tercüme edilecek yazılar bir odacı ile evine gönderilir ve birkaç saat sonra aldırılırdı. Buna rağmen müdürün ve bizim Hamdinin Raif Efendiye karşı muamelelerinde: «Bak, seni şu mızmız, hastalıklı haline rağmen atmıyoruz!» demek istiyen bir şey vardı. Bunu ikide birde yüzüne vurmaktan da çekinmezler, birkaç gün yokluktan sonra her gelişinde adamcağızı: «Nasıl? İnşallah artık bitti ya?» diye iğneli geçmişolsunlarla karşılarlardı.
Bununla beraber, artk ben de Raif Efendiden sıkılmıya başlamıştım. Şirkette pek fazla oturduğum yoktu. Elimde bir evrak çantasiyle bankaları ve siparişlerini kabul ettiğimiz devlet dairelerini dolaşıyor; arasıra bu evrakı tanzim edip müdüre veya müdür muavinine izahat vermek için masamın başına geçiyordum. Buna rağmen karşımdaki masada canlı olduğundan şüphe ettirecek kadar hareketsiz oturan, tercüme yapan veya çekmesinin gözündeki «Almanca romanını» okuyan bu adamın sahiden mânâsız ve sıkıcı bir mahlûk olduğuna kanaat getirmiştim. Ruhunda herhangi bir şeyler olan bir kimsenin bunları ifade etmek arzusuna mukavemet edemiyeceğini düşünüyor, bu kadar sessiz ve alâkasız bir insanın içinde, nebatlarınkinden pek de farklı olmıyan bir hayat bulunduğunu tahmin ediyordum: Bir makine gibi buraya geliyor, işlerini görüyor, anlıyamadığım bir itiyatla birtakım kitaplar okuyor ve akşamları alış verişini yapıp evine dönüyordu. İhtimal, birbirine tıpkı tıpkısına benziyen bu bir sürü günlerin ve hattâ senelerin içinde, hastalık zamanları yegâne değişiklikti. Arkadaşların anlattığına göre, o oldum olası böyle yaşamakta idi. Kendisinin herhangi bir şekilde heyecanlandığını şimdiye kadar gören yoktu. Âmirlerinin en yersiz, en haksız ithamlarına hep ayni sakin ve ifadesiz bakışla mukabele ediyor, yaptığı tercümeleri daktiloya verir ve alırken hep ayni mânâsız tebessümle rica ve teşekkürde bulunuyordu.
Bir gün gene, sırf daktiloların Raif Efendiye ehemmiyet vermemeleri yüzünden geç kalmış olan bir tercüme için Hamdi, bizim odaya kadar gelmiş, oldukça sert bir sesle:
«Daha ne kadar bekliyeceğiz? Size acele işim var, gideceğim, dedim. Hâlâ Macar şirketinden gelen mektubun tercümesini getirmediniz!» diye bağırmıştı.’
Öteki, iskemlesinden süratle doğrularak:
«Ben bitirdim efendim! Hanımlar bir türlü yazamadılar. Kendilerine başka işler verilmiş!» dedi.
«Ben size bu işin hepsinden acele olduğunu söylemedim mi?»
«Evet efendim, ben de onlara söyledim!»
Hamdi daha çok bağırdı:
«Bana cevap vereceğinize size havale edilen işi yapın!»
Ve kapıyı vurarak çıktı.
Raif Efendi de onun arkasından çıkarak daktilolara tekrar yalvarmıya gitti.
Ben, bütün bu mânâsız sahne esnasında bana küçük bir nazar atmıya bile lüzum görmiyen Hamdiyi düşündüm. Bu sırada tekrar içeri giren almanca mütercimi, yerine geçerek başını önüne eğdi. Yüzünde insanı hayret, hattâ hiddete sevkeden o sarsılmaz sükûn vardı. Eline bir kurşunkalem alarak bir kâğıdı karalamıya başladı. Yazı yazmıyor, birtakım çizgiler çiziyordu. Fakat bu hareketi, sinirli bir adamın, farkında olmadan, herhangi bir şeyle meşgul olması değildi. Hattâ dudaklarının kenarında, sarı bıyıklarının hemen alt tarafında, kendinden emin bir tebessümün belirdiğini görür gibiydim. Eli kâğıdın üzerinde ağır ağır hareket ediyor ve o, ikide birde durup gözlerini küçülterek, önüne bakıyordu. Gördüğü şeyden memnun olduğunu, yüzünü saran o belli belirsiz gülümsemeden anlıyordum. Nihayet kalemi yanına bıraktı, karaladığı kâğıdı uzun uzun seyretti. Ben gözlerimi hiç ayırmadan ona bakıyordum. Bu sefer yüzünde yepyeni bir ifadenin peyda olduğunu görünce şaşırdım: Âdeta birisine acır gibi bir hali vardı. Meraktan yerimde duramıyordum. Kalkacağım sırada o doğruldu, tekrar daktiloların odasına gitti. Hemen fırladım, bir adımda karşı masaya vardım ve Raif Efendinin, üzerine bir şeyler çizdiği kâğıdı aldım. Buna bir göz atınca hayretimden dona kaldım.
Avuç içi kadar kâğıdın üzerinde Hamdiyi görüyordum. Beş on basit, fakat fevkalâde ustaca çizginin içerisinde bütün hüviyetiyle o vardı.. Başkalarının ayni benzeyişi bulacaklarını pek zannetmem, hattâ teker teker araştırılınca belki hiç bir tarafı benzemiyordu, fakat onun biraz evvel odanın ortasında nasıl avaz avaz bağırdığını gören bir insan için yanılmıya imkân yoktu. Hayvanca bir hiddet ve tarifi imkânsız bir bayağılıkla müstatil şeklinde açılmış duran bu ağız; baktığı yeri delmek istediği halde aciz içinde boğulmuşa benziyen bu çizgi halindeki gözler; kanatları mübalâğalı bir şekilde yanaklara kadar genişliyen ve böylece çehreye daha vahşi bir ifade veren bu burun… Evet, bu, birkaç dakika evvel şurada duran Hamdinin, daha doğrusu onun ruhunun resmi idi. Fakat hayretimin asıl sebebi bu değildi: Ben şirkete girdiğimden, yani aylardan beri, Hamdi hakkında birbirine zıt bir sürü hükümler verip duruyordum. Onu bazan mazur görmiye çalışıyor, çok kere de istihfaf ediyordum. Asıl şahsiyetiyle, bugünkü mevkiinin ona verdiği şahsiyeti bir birine karıştırıyor, sonra bunları ayırmak istiyor ve büsbütün çıkmaza giriyordum. İşte Raif Efendinin birkaç çizgi ile ortaya koyduğu Hamdi, benim uzun zamandan beri görmek istediğim halde bir türlü göremediğim insandı. Yüzünün bütün iptidaî ve vahşi ifadesine rağmen acınacak bir tarafı vardı. Zalimlik ile zavallılığın iştiraki hiçbir yerde bu kadar vazıh olarak gösterilmemiştir. Sanki on senelik arkadaşımı ilk defa bugün sahiden tanıyordum.