İçeriğe geç
13 Ekim 2026, Salı Günün dizesi: “Yâ Rab bela-yı aşk ile kıl âşîna beni”

Kürk Mantolu Madonna · Sabahattin Ali

Kürk Mantolu Madonna — 12. Bölüm

12 / 12 16 dk okuma

Karımdan, çocuklarımdan, alelûmum ev halkından fazla bir alâka gördüğüm yoktu; fakat bunu beklemeğe hakkım olmadığını da biliyordum. Berlinde, o garip yılbaşı gününde ilk defa olarak duyduğum lüzumsuzluk hissi bende tamamen yerleşmişti. Benim bu insanlara ne lüzumum vardı? Beş on kuruş ekmek parası için bana tahammül edilebilir miydi? İnsanlar birbirinin maddî yardımlarına ve paralarına değil, sevgilerine ve alâkalarına muhtaçtılar. Bu olmadıktan sonra, aile sahibi olmanın hakikî ismi, «Bir takım yabancılar beslemek» di. Bunun bir an evvel sona ermesini ve onların bana hiçbir suretle muhtaç olmıyacakları ânı özlüyordum. Yavaş yavaş bütün hayatım, henüz pek uzak olan bu günü hasretle beklemek şeklini aldı. Âdeta gününün yetmesini bekliyen bir mahpus gibiydim. Günlerin, ancak beni bu âkıbete yaklaştırmak bakımından birer kıymeti vardı. Bir nebat gibi, şikâyetsiz, şuursuz, iradesiz, yaşayıp gidiyordum. Yavaş yavaş hislerini kütleşmişti. Hiçbir şeyden müteessir olmuyor, hiçbir şeye sevinmiyordum.

İnsanlara kızmama imkân yoktu, çünkü insanların en kıymetlisi, en iyisi, en sevgilisi bana en büyük kötülüğü etmişti; diğerlerinden başka şey beklenebilir miydi? İnsanları sevmeme ve onlara tekrar yaklaşmama da imkân yoktu; çünkü en inandığım, en güvendiğim insanda aldanmıştım. Başkalarına emniyet edebilir miydim?

Reklam

Böylece herhalde seneler geçecek, beklediğim gün gelecek ve herşey sona erecekti. Başka hiçbir şey istemiyordum. Hayat bana kötü bir oyun oynamıştı. Pekâlâ; işte, ne kendime, ne başkalarına kabahat bulmuyor, hâdiseleri olduğu gibi kabul ediyor ve sessizce katlanıyordum. Ama bunun sürüp gitmesine lüzum yoktu. Sıkılıyordum, sadece sıkılıyordum. Başka bir şikâyetim yoktu.

Günün birinde… Yani dün, cumartesi günü, öğle üzeri eve gelmiş ve soyunmuştum. Karım öteberi lâzım olduğunu söyledi: «Yarın dükkânlar kapalıdır, çarşıya kadar bir daha yoruluver!» dedi. Canım istemiye istemiye giyindim. Hale kadar yürüdüm. Ortalık oldukça sıcaktı. Sokaklarda maksatsız dolaşanlar ve tozlu havada bir parça akşam serinliği arıyanlar çoktu. Ben de alışverişi bitirdikten sonra paketleri koltuğuma sıkıştırarak heykele doğru yürüdüm. Eve her zamanki eğri büğrü sokaklardan değil, biraz dolaşarak olsa, asfalt yoldan dönmek istiyordum. Dükkânlardan birinin önünde sallanan kocaman saat altıyı gösteriyordu. Birdenbire kolumdan yakalandığımı hissettim. Bir kadın sesi kulağımın dibinde âdeta bağırırcasına:

«Herr Raif!» diyordu.

Bu Almanca hitaptan fena halde şaşırdım. Nerdeyse korkumdan silkinip kaçacaktım. Kadın beni sımsıkı yakalamış:

«Hayır, yanılmıyorum, siz sahiden Herr Raif’siniz

Aman, insan bu kadar değişir!» diye bağırıyor ve sokaktan geçenler bize bakıyordu.

Başımı yavaşça kaldırdım. Daha yüzünü görmeden, muazzam vücudundan, kim olduğunu anlamıştım. Sesi de hiç değişmemişti:

«Ah, Frau van Tiedemann, sizi Ankarada görmek kimin akima gelirdi?» dedim.

«Hayır, Frau van Tiedemann değil… Sadece Frau Döppke!… Bir koca uğruna bir van feda ettim, fakat pek zararlı değilim!»

«Tebrik ederim… demek…»

«Evet, evet, tahmin ettiğiniz gibi… Siz döndükten pek az zaman sonra biz de pansiyondan ayrıldık… Tabii beraberce… Praga gittik »

Prag der demez içim cız etti. Deminden beri aklıma getirmek istemediğim şeyi bu sefer zaptetmeme imkân kalmamıştı. Fakat ne diye soracaktım? Benim Maria ile olan münasebetimden onun haberi yoktu, sualime ne mâna verecekti? Nereden tanıdığımı sormıyacak mıydı? Sonra söyliyeceği şeyler… Bunları hiç öğrenmemek daha iyi olmaz mıydı? Aradan bu kadar seneler -tam on sene, hattâ biraz da fazla- geçtikten sonra öğrenmenin ne faydası vardı?..

Hâlâ sokak ortasında durduğumuzu farkettim ve:

«Gelin bir yerde oturalım; Birbirimize soracak şeyler vardır… Sizi Ankarada gördüğüme hâlâ hayret ediyorum!» dedim.

«Evet, bir yerde otursak ne iyi olurdu, fakat bizim tren vakti geliyor, bir saatten az kalmış… Kaçırmıyalım… Ankarada olduğunuzu bilseydim muhakkak arardım. Dün gece geldik. Bu akşam da gidiyoruz…

Kadının yanında, sekiz, dokuz yaşlarında sarı benizli, sessiz bir kız çocuğu bulunduğunu ancak şimdi görüyordum. Güldüm :

«Kızınız mı?» dedim!

«Hayır,» dedi, «Akrabam!… Oğlum hukuk tahsilini bitiriyor!»

«Gene kendisine kitap tavsiye ediyor musunuz?»

Bir müddet hatırlıyamadı, sonra gülerek:

«Evet, hakkınız var, fakat artık benim tavsiyelerimi dinlemiyor. O zaman daha pek küçüktü… On iki yaşında filân… Aman Yarabbi, seneler ne çabuk geçiyor!..»

«Evet… Fakat siz hiç değişmemişsiniz!»

«Siz de!»

Biraz evvel daha samimi olduğunu hatırladım ve sesimi çıkarmadım.

Aşağıya doğru yürüyorduk. Maria Puder hakkında soracağım şeylere nasıl başlıyacağımı bir türlü bilmiyor, hep lüzumsuz, beni alâkadar etmiyen mevzularda dolaşıyordum.

«Ankaraya niçin geldiğinizi hâlâ söylemediniz!»

«Ha, evet, bakın asıl bunu anlatayım… Biz Ankaraya gelmedik, Ankaradan geçiyoruz… Geçerken uğradık.»

Bir limonatacıda beş dakika oturmağa razı oldu ve hikâyesine orada devam etti:

«Kocam şimdi Bağdatta… Biliyorsunuz ya, o müstemleke tüccarıdır!»

«Ama Bağdat Alman müstemlekesi değil galiba!»

«Biliyorum canım… Fakat kocamın sıcak memleket mahsulleri üzerinde ihtisası var. Bağdatta hurma üzerine iş yapıyor!»

«Kamerun’da da hurma ticareti mi yapıyordu?»

Kadın, «Pek münasebetsizsin!» der gibi yüzüme baktı:

«Bilmiyorum, kendisine mektup yazın ve sorun! Kadınları ticaret işlerine karıştırmıyor!»

«Şimdi nereye gidiyorsunuz!»

«Berline… Hem memleketi ziyaret; hem de…» yanında oturan soluk benizli çocuğu gösterdi:

«Hem de bu çocuk için… Biraz zayıf diye kışı bizim yanımızda geçirdi. Şimdi tekrar alıp götürüyorum.»

Demek sık sık Berline gidip geliyorsunuz!»

«Senede iki defa!»

«Herr Döppke’nin işleri iyi gidiyor galiba!»

Güldü ve kırıttı.

Hâlâ soramıyordum. Artık kendim de farkına varmıştım ki, bu tereddüt, nasıl soracağımı bilmemekten değil, öğreneceklerimden korkmaktan geliyordu. Fakat benim için herşey müsavi değil miydi? İçimde hiçbir canlı his yoktu. Neden korkuyordum? Maria da kendisine göre bir başka Herr Döppke bulmuş olabilirdi. Belki de hâlâ bekârdı ve erkekten erkeğe koşarak, «inanacak adam» arıyordu. Herhalde benim çehremin hatlarını bile unutmuş olacaktı.

Düşündüğüm zaman ben de onun çehresini hatırlıyamadım ve on seneden beri ilk defa olarak, ne benim onda, ne de onun bende resmimiz bulunmadığını farkettim… Hayret içinde kaldım. Nasıl olmuş da ayrılırken bunu düşünmemiştik? Hadi, diyelim ki, pek çabuk buluşacağımızı tahmin etmiş ve hafızalarımızın kuvvetine güvenmiştik, fakat bunu ancak şimdi farketmeme ne demeliydi? Onun çehresini gözlerimin önüne getirmek lüzumunu hissetmemiş miydim?

İlk aylarda yüzünün bütün hatlarını hafızamda sakladığımı ve her an, hiç güçlük çekmeden hayalimde yaşattığımı hatırlıyordum… Sonra… Herşeyin bittiğini anlayınca, bu çehreyi görmekten ve tasavvur etmekten büyük bir dikkatle kaçmıştım. Buna dayanamıyacağımı biliyordum. Onun, Kürk Mantolu Madonnanm yüzü, muhayyelemde bile olsa, bana bütün sükûnumu kaybettirecek kadar kuvvetli ve tesirliydi.

Ancak, şimdi, bütün eski günleri ve hâtıraları, hiçbir heyecan duymıyacağımdan emin olarak, bir kere daha yâdetmek isteyince, onun çehresini aramış, fakat bulamamıştım… Ve bende bir resmi bile yoktu…

Ne lüzumu var?

Frau Döppke saatine baktı ve kalktı. Beraber istasyona doğru yürüdük.

Kadın, Ankaradan ve Türkiyeden pek memnundu:

«Ecnebilere bu kadar hürmet edilen bir memleket görmedim!» diyordu. «İsviçre bile, refahını ecnebi seyyahlara borçlu olduğu halde, böyle değildir. Halk her yabancıya âdeta zorla evine girmiş biri gibi bakar… Halbuki Türkiyede herkes, bir ecnebiye bir kolaylık yapmak için sanki fırsat bekliyor; sonra Ankara pek hoşuma gidiyor!»

Yaşlı kadın boyuna konuşuyordu. Küçük kız beş on adım ileriden gidiyor, eliyle yolun kenarındaki ağaçlara dokunuyordu. İstasyona bir hayli yaklaştıktan sonra, son bir kararla, fakat mümkün olduğu kadar lâkayt görünmeğe çalışarak, söze başladım:

«Berlinde akrabanız çok mudur?»

«Hayır, pekçok değil… Ben asıl Praglıyım, Çek Alınanlarından… İlk kocam da Holandalı idi… Neden sordunuz?»

«Ben oradayken, sizin akrabanız olduğunu söyliyen bir kadın görmüştüm de…»

Reklam

«Nerede?»

«Berlinde… Bir resim sergisinde tesadüf etmiştim… Galiba ressamdı…»

Kadın birdenbire alâkalandı:

«Peki… Sonra?» dedi.

Ben tereddüt ederek:

«Sonra… Bilmem… Bir kere mi ne konuşmuştuk… Güzel bir tablosu vardı… O vesile ile…»

«İsmini hatırlıyor musunuz?»

«Galiba Puder olacaktı… Öyle ya, Maria Puder! Tablonun altında imzası vardı… Katalogda da yazıyordu…»

Kadın cevap vermiyordu. Tekrar kendimi topladım:

«Tanıyor musunuz?» dedim.

«Evet, akrabam olduğunu size ne diye söyledi?»

«Bilmem… Galiba ben oturduğum pansiyondan bahsetmiştim de, o da benim orada bir akrabam vardır, demişti … Yahut da başka türlü… Şimdi hatırlıyamıyorum tabii… On sene bu!»

«Evet… Az zaman değil… Annesi bana, kızının bir zamanlar bir Türkle ve bütün gün ondan bahsettiğini söylemişti de, acaba siz miydiniz diye merak ettim. Fakat garip değil mi, kadın kızının hayran olduğu bu Türkü bir kere bile görmemiş… O sene Praga gitmişti, Türk talebenin Berlinden ayrılmış olduğunu, orada kızından öğrenmiş!..»

İstasyona gelmiştik. Kadın trene doğru yürüdü. Ben, sözü değiştirirsek bir daha ayni mevzua dönemiyeceğimden ve asıl istediklerimi öğrenemiyeceğimden korkuyordum. Onun için, sözüne devam etmesini büyük bir alâka ile bekliyerek gözlerinin içine baktım.

Kadın, eşyasını vagona yerleştirmiş olan otel garsonunu savdıktan sonra, bana döndü:

«Neden soruyorsunuz?» dedi. «Maria’yı pek az tanıdığınızı söylüyordunuz!»

«Evet… Fakat üzerimde çok kuvvetli bir tesir bırakmış olacak… Tablosu çok hoşuma gitmişti…»

«İyi bir ressamdı!»

İçimde birdenbire beliren, fakat mahiyetini anlıyamadığım bir endişeyle sordum:

«Ressamdı mı dediniz? Şimdi değil mi?»

Kadın, etrafına bakınarak, küçük kızı aradı, onun vagona girip oturmuş olduğunu görünce, başını bana doğru eğerek:

«Tabii değil…» dedi. «Çünkü artık yaşamıyor!»

«Nasıl?»

Bu kelimenin ağzımdan bir ıslık gibi çıktığını duydum. Etrafımızdakiler dönüp baktılar ve kompartimandaki çocuk başını pencereden uzatarak hayretle beni süzdü.

Kadının gözleri dikkatle üzerimde dolaşıyordu:

«Niçin bu kadar şaşırdınız?» dedi, «Neden sarardınız? Pek az tanıdığınızı söylemiştiniz?»

«Ne de olsa,» dedim, «Hiç tahmin edilmiyen bir ölüm!»

«Evet… Ama yeni bir şey değil… Belki on sene oluyor…»

«On sene mi? İmkânı yok…»

Kadın beni tekrar süzdükten sonra, biraz kenara çekti:

«Görüyorum ki, Maria Puder’in ölümü sizi alâkadar ediyor. Kısaca anlatayım bari.» dedi. «Siz Türkiyeye dönmek için pansiyondan ayrıldıktan iki hafta kadar sonra, biz de Herr Döppke ile beraber kalktık, Prag civarında bir çiftlik sahibi olan akrabalarımıza gittik. Orada bu Maria Puder’le annesine tesadüf ettik. Annesiyle aram pek iyi değildi, fakat orada bunun üzerinde durmadık. Maria pek zayıf ve halsizdi, Berlinde ağır bir hastalık geçirdiğini söylüyordu. Bir müddet sonra, tekrar Berline döndüler. Kız oldukça kendini toplamıştı. Biz de kalktık, kocamın asıl memleketi olan Doğu Prusya’ya gittik… Kışın Berline geldiğimiz zaman Maria Puder’in teşrinievvel başlarında öldüğünü duyduk. Tabii dargınlığı filân unuttum ve hemen annesini aradım. Pek perişandı, âdeta altmış yaşında gibi olmuştu. Halbuki o sıralarda ancak kırk beş, kırk altı yaşlarındaydı. Bize anlattığına göre, Pragdan ayrıldıktan sonra Maria kendisinde bazı değişiklikler hissetmiş, doktora gitmiş, gebe olduğu anlaşılmış. Evvelâ bundan pek memnun olmuş, fakat annesinin bütün ısrarlarına rağmen çocuğun kimden olduğunu söylememiş. Hep: «Sonra öğreneceksin!» dermiş, ve yakında yapacağı bir seyahatten bahsedermiş. Gebeliğin sonlarına doğru sıhhati bozulmağa başlamış, doktorlar doğumu tehlikeli bulmuşlar, bir hayli ilerlemiş olan vaziyete rağmen müdahale etmek istemişler, Maria çocuğa dokunulmasına asla razı olmamış, sonra birdenbire fenalaşıvermiş ve hastaneye yatmış. Galiba albümin çokmuş… Evvelce geçirdiği hastalık da vücudunu sarsmış… Doğumdan evvel birkaç kere tamamiyle kendini kaybetmiş. Doktorlar müdahale ederek çocuğu almışlar ve yaşatmışlar; buna rağmen Maria’ya nöbetler gelmekte devam etmiş ve bir hafta sonra, koma halinde ölmüş. Hiçbir şey söyliyememiş. Öleceğini asla tahmin etmiyormuş. Kendini bildiği en son dakikalarda bile annesine: «Öğrendiğin zaman hayret edeceksin; fakat sonra sen de memnun olacaksın!» gibi anlaşılmaz şeyler söyler, bir türlü adamın ismini vermezmiş. Annesi, Praga gitmeden evvel kızının kendisine sık sık bir Türkten bahsettiğini hatırlıyor. Fakat ne yüzünü görmüş, ne ismini biliyor… Çocuk dört yaşına kadar hastanelerde ve bakım evlerinde kaldı, sonra büyükannesi yanına aldı. Biraz zayıf ve durgun bir kız; fakat pek sevimlidir… Siz öyle bulmuyor musunuz?»

Olduğum yere düşüverecekmişim gibi bir dermansızlık hissettim . Başım dönüyordu. Buna rağmen dimdik ayakta duruyor ve gülüyordum:

«Bu kız mı?» dedim ve başımla vagonun penceresini gösterdim.

«Evet… Şirin değil mi? O kadar iyi huylu ve sessizdir ki!.. Kim bilir büyükannesinin nekadar göreceği gelmiştir!»

Kadın bunları söylerken, hep yüzüme bakıyordu. Gözlerinde âdeta düşmanca diyebileceğim bir parıltı vardı.

Tren kalkmak üzereydi. Vagona atladı.

Biraz sonra her ikisi yanyana pencerede göründüler. Çocuk lakayt bir tebessümle istasyonu ve arasıra beni seyrediyordu. İhtiyar ve şişman kadın beni bir türlü gözlerinin çemberinden bırakmıyordu.

Tren hareket etti. Onlara elimi salladım. Frau Döppke’nin haince güldüğünü farkettim.

Çocuk içeri çekilmişti…

Bütün bunlar, dün akşam oldu. Bu satırları yazdığım sırada aradan yirmi dört saatten biraz fazla bir zaman geçmiş bulunuyor.

Dün gece bir saniye bile uyuyamadım. Yatakta arkaüstü yatarak hep trendeki çocuğu düşündüm. Vagonun sarsıntılariyle kımıldıyan başını görür gibi oluyordum. Bol saçlı bir çocuk başı… Ne gözlerinin, ne saçlarının rengini, hattâ ne de ismini biliyordum. Ona hiç dikkat etmemiştim. Yanıbaşımda, bir adım ötemde durduğu halde bir kere merakla yüzüne bakmamıştım. Ayrılırken elini bile sıkmamıştım. Hiçbir şey, aman Yarabbi, kendi kızıma dair hiçbir şey bilmiyordum. Kadın muhakkak ki birçok şeyler sezmişti… Niçin bana o kadar hain bakmıştı? Herhalde bir şeyler tahmin etmişti… Ve kızı alıp gitti… Şimdi yoldalar… Tekerlekler bir raydan bir raya atlarken kızımın uyuyan başı hafifçe sarsılıyor…

Mütemadiyen onları düşünüyordum. Fakat nihayet daha fazla dayanamadım ve kafamdan uzak tutmak istediğim hayal, yavaşça, sessiz sadasız gözlerimin önüne dikildi: Maria Puder, benim Kürk Mantolu Madonnam, dudaklarının kenarındaki ince kıvrıntı ve siyah gözlerinin derin bakışlariyle karşımda duruyordu. Yüzünde hiç dargınlık, sitem yoktu. Belki biraz hayret, fakat daha ziyade, alâka ve şefkatle bana bakıyordu. Halbuki bende onun bakışlarını karşılayacak cesaret yoktu. On sene, tam on sene, zavallı ruhumun bütün kırgınlığiyle, bir ölüye kızmış, bir ölüyü suçlu tutmuştum… Onun hâtırasına bundan daha büyük bir hakaret yapılabilir miydi? Hayatımın temeli, gayesi, sebebi olan kimseden on sene, hiç tereddüt etmeden, haksızlık edebileceğimi hiç düşünmeden şüphelenmiştim. Onun hakkında en akla gelmiyecek şeyleri tasavvur etmiş, ve bir an olsun durup da, belki de böyle yapmasının ve beni terketmesinin bir sebebi vardır, dememiştim. Halbuki sebeplerin en büyüğü, en mukavemet edilmezi, ölüm varmış. Utancımdan deli olacaktım. Bir ölüye karşı duyulan hazin ve faydasız nedametle kıvranıyordum. Ömrümün sonuna kadar, diz çökerek, onun hâtırasına karşı işlediğim cinayetin kefaretini vermeğe çalışsam, bunda gene muvaffak olamıyacağımı, insanların en günahsızına kabahatlerin en ağırını: seven bir kalbi yüzüstü bırakmak ihanetini yüklemenin, asla affedilemiyeceğini seziyordum.

Daha birkaç saat evvel bende bir fotoğrafı bulunmadığı için, yüzünü hatırlıyamadığımı zannetmiştim. Halbuki bu anda onu, hayattayken gördüğümden çok daha canlı, teferruatlı olarak görüyordum. Aynen tablodaki gibi biraz mahzun, biraz istiğnalıydı. Yüzü daha solgun, gözleri daha siyahtı. Alt dudağı bana doğru uzanıyor, ağzı: «Ah, Raif!» demeğe hazırlanıyordu. Herzamankinden daha çok yaşıyordu… Demek on sene evvel ölmüştü? Ben onu beklerken, evimi onu kabule hazırlarken ölmüştü. Hiç kimseye bir şey söylemeden, beni imkânsızlıklar içinde kıvrandırmamak, beni sıkıntıya sokmamak için, bütün sırrını beraber alarak ölmüştü.

On seneden beri ona karşı duyduğum hiddetin, etrafıma karşı kendimi aşılmaz bir duvar içine alışımın hakikî sebebini şimdi anlıyordum: On sene, hiç azalmıyan bir aşkla, onu sevmekte devam etmiştim. İçime ondan başka hiçbir kimsenin girmesine müsaade etmemiştim. Fakat şimdi onu herzamandan ziyade seviyordum. Karşımdaki hayale kollarımı uzatıyor, ellerini tekrar avuçlarıma alıp ısıtmak istiyordum. Onunla beraber geçen hayatımız, o dört, beş aylık zaman, bütün teferruatiyle gözlerimin önündeydi. Her noktayı, aramızda konuşulan her kelimeyi hatırlıyordum. Sergide resmini görmekten başlıyarak, Atlantik’te şarkısını dinleyişimi, yanıma sokulmasını, nebatat bahçesi gezintilerini, odasında karşı karşıya oturuşlarımızı, hastalığını birer kere daha yaşıyordum. Bir hayatı baştan aşağı dolduracak kadar zengin olan hâtıralar, böyle kısa bir zamana sıkıştırıldıkları için hakikattekinden daha canlı, daha tesirliydiler. Bunlar bana, on seneden beri bir an bile yaşamamış olduğumu; bütün hareketlerimin, düşüncelerimin, hislerimin benden uzak, bir yabancıya aitmiş kadar benden uzak olduğunu gösteriyordu. Asıl «ben», otuz beş seneye yaklaşan ömrümde, ancak üç, dört ay kadar yaşamış, sonra, benimle alâkası olmıyan manasız bir hüviyetin derinliklerine gömülüp kalmıştım.

Dün akşam, yatakta Maria ile karşı karşıyayken anladım ki, benimle münasebeti olmıyan bu vücudu, bu kafayı taşımak, bundan sonra bana daha güç gelecektir. Bunları bir yabancıyı besler gibi doyuracağım, oradan oraya sürükliyeceğim ve daima merhamet ve istihfafla seyredeceğim. Gene dün akşam anladım ki, hayatımdan o kadın çıktıktan sonra, herşey hakikiliğini kaybetmiş; ben onunla beraber, belki de daha evvel, ölmüşüm.

Ev halkı bugün erkenden, hep beraber gezmeğe gittiler. Ben keyifsizliğimi bahane ederek evde kaldım. Sabahtan beri bunları yazıyorum. Ortalık kararmağa başladı. Hâlâ gelmediler. Fakat birazdan gülüşüp bağrışarak sökün ederler. Benim bunlarla münasebetim nedir? Aradaki bütün bağlar, ruhlar beraber olmadıktan sonra, ne ifade ederler? Senelerdenberi hiç kimseye bir tek kelime söylemedim. Halbuki konuşmağa nekadar muhtacım. Herşeyi içinde boğmağa mecbur olmak, diridiri mezara kapanmaktan başka nedir? Ah Maria, niçin seninle bir pencere kenarında oturup konuşamıyoruz? Niçin rüzgârlı sonbahar akşamlarında, sessizce yanyana yürüyerek ruhlarımızın konuştuğunu dinleyemiyoruz? Niçin yanımda değilsin?

On seneden beri belki boşuna yere herkesten kaçmıışım, insanlara inanmamakta haksızlık etmişim, Aramış olsaydım, belki senin gibi birini bulabilirdim. Herşeyi o zaman öğrenmiş olsaydım, belki zamanla alışır, seni başkalarında bulmağa gayret ederdim. Ama bundan sonra herşey bitti. Asıl büyük ve affedilmez haksızlığı sana karşı yaptıktan sonra, hiçbir şeyi düzeltmek istemiyorum. Senin hakkında verdiğim yanlış bir hükme dayanarak bütün insanları suçlu tuttum; onlardan kaçtım. Bugün hakikati anlıyorum; fakat nefsimi ebedî bir yalnızlığa mahkûm etmeğe mecburum. Hayat ancak bir kere oynanan bir kumardır, ben onu kaybettim. İkinci defa oynayamam… Artık benim için eskisinden beter bir hayat başlıyacak. Gene makine gibi akşam üzerleri alışveriş edeceğim. Kim ve ne olduklarını merak etmediğim insanlarla görüşüp onların sözlerini dinliyeceğim. Hayatımın başka türlü olmasına imkân var mıydı? Zannetmem. Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene ayni şekilde, fakat herşeyden habersiz, yaşayıp gidecektim. Sen bana, dünyada başka türlü bir hayatın da mevcudolduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin. Bunu sonuna kadar götüremediysen, kabahat senin değil… Bana hakikaten yaşamak imkânını verdiğin birkaç ay için sana teşekkür ederim. Böyle birkaç ay, birkaç ömür kıymetinde değil midir?.. Vücudunun bir parçası olarak geride bıraktığın çocuk, bizim kızımız, yeryüzünde bir babası bulunduğundan habersiz, uzak yerlerde dolaşıp duracak… Yollarımız bir kere karşılaştı. Fakat ona dair hiçbir şey bilmiyorum. Ne ismini, ne bulunduğu yeri. Buna rağmen hayalimde onu daima takibedeceğim. Kafamda ona bir hayat seyri icadedip yanında yürüyeceğim. Onun nasıl büyüdüğünü, nasıl mektebe gittiğini, nasıl güldüğünü ve nasıl düşündüğünü tasavvur ederek bundan sonraki senelerimin yalnızlığını doldurmağa çalışacağım. Dışarda gürültüler oluyor. Herhalde bizimkiler döndüler. Hep yazmak istiyorum. Ama ne lüzumu var? Bu kadar yazdım da ne oldu? Bizim kıza yarın başka bir defter almalı ve bunu kaldırıp saklamalı. Herşeyi, herşeyi, bilhassa ruhumu hiç bulunmıyacak yerlere saklamalı…

Raif Efendinin defteri burada bitiyordu. Diğer sahifelerde hiçbir not, hiçbir kayıt yoktu. Sanki, büyük bir korkuyla sakladığı ruhunu bir kereye mahsus olmak üzere dışarıya, bu defterin yapraklarına aksettirmiş, ondan sonra gene içine kapanıp senelerce susmuştu. Sabah oluyordu. Verdiğim sözü yerine getirmek için defteri cebime koyarak, hastanın evine gittim. Kapı açıldığı zaman karşılaştığım telâş, içerden gelen ağlamalar, bana herşeyi anlattı. Bir an kararsızca durup bekledim. Raif Efendiyi son bir defa görmeden gitmek istemiyordum. Fakat buna tahammül edemiyeceğimi, bütün bir gece hayatının en canlı taraflarını seyrettiğim, hattâ birlikte yaşadığım bu insanın birdenbire mânâsız bir yığın haline geldiğini göremiyeceğimi hissettim, yavaşça sokağa çıktım. Raif Efendinin ölümü bana o kadar tesir etmemişti. İçimde onu kaybetmiş gibi değil, asıl şimdi bulmuş gibi bir his vardı.

Dün akşam bana: «Seninle şöyle bir oturup konuşamadık!» demişti. Ben artık böyle düşünmüyordum. Dün akşam onunla uzun uzun konuşmuştum.

O bu dünyadan ayrılırken, benim hayatıma, başka hiçbir insana nasip olmıyacak kadar canlı bir şekilde giriyordu. Bundan sonra onu daima yanımda bulacaktım.

Şirkette Raif Efendinin boş masasına oturdum ve siyah kaplı defterini önüme koyarak bir kere daha okumağa başladım.

İkinciteşrin 1940-Şubat 1941

İçindekiler
  1. 1. Bölüm
  2. 2. Bölüm
  3. 3. Bölüm
  4. 4. Bölüm
  5. 5. Bölüm
  6. 6. Bölüm
  7. 7. Bölüm
  8. 8. Bölüm
  9. 9. Bölüm
  10. 10. Bölüm
  11. 11. Bölüm
  12. 12. Bölüm
Paylaş