Kürk Mantolu Madonna · Sabahattin Ali
Kürk Mantolu Madonna — 7. Bölüm
O zamana kadar bütün insanlardan esirgediğim alâka, hiç kimseye karşı tam mânasiyle duymadığım sevgi sanki hep birikmiş ve muazzam bir kütle halinde şimdi bu kadına karşı meydana çıkmıştı.
Henüz ona dair hiç bir şey bilmediğimi, bütün hükümlerimin tasavvur ve hayallerime dayandığını biliyordum . Bununla beraber, asla aldanmadığıma dair sarsılmaz bir kanaatim vardı.
Hayatım müddetince hep onu aramış, onu beklemiştim. Bütün dikkatini, bütün varlığını bir noktaya biriktirerek her tarafta bu insanı araştıran, her rasgeldiğini bu bakımdan tetkik ede ede âdeta marazı bir meleke ve hassasiyet kesbeden hislerimin yanılmasına imkân var mıydı? Bu hisler şimdiye kadar asla hatâ etmemişlerdi. Bir insan hakkında ilk hükmü onlar verir, sonra aklım, tecrübelerim bunu, ekseriya yanlış olarak, tadil ederdi. Fakat her defasında haklı çıkan gene bu ilk his oluyordu. Hakkında müspet hüküm verdiğim bir insanın zamanla bana fena göründüğü veya bunun aksi olduğu olurdu. O zaman kendi kendime: «Demek ilk intibaım beni aldatmış!» derdim, lâkin bir müddet sonra, -bu müddet kısa veya pek uzun olabilirdi- ilk hükmümün doğruluğunu, bunun üzerinde mantığın, haricî tesirlerin, veya aldatıcı vakaların yaptığı değişmelerin yalancı ve geçici olduğunu kabule mecbur kalırdım .
Artık Maria Puder, yaşamak için kendisine kayıtsız ve şartsız muhtacolduğum bir insandı. Bu his ilk anlarda bana da garip geliyordu. Bu yaşıma kadar mevcudiyetinden bile haberim olmıyan bir insanın vücudu birdenbire benim için nasıl bir ihtiyaç olabilirdi? Fakat bu hep böyle değil midir? Birçok şeylere ihtiyacımızı ancak onları görüp tanıdıktan sonra keşfetmez miyiz?… Ben de, o zamana kadarki hayatımın boşluğunu, gayesizliğini sırf böyle bir insandan mahrum oluşumda bulmıya başlamıştım. İnsanlardan kaçışım, içimden geçenlerin en küçük bir parçasını bile etrafıma sezdirmekten çekinişim bana sebepsiz ve mânâsız görünürdü. Zaman zaman beni saran hüzünlerin, hayat bıkkınlığının bir ruhî hastalık alâmeti olmasından korkardım. Bir kitabı okurken geçen iki saatin ömrümün birçok senelerinden daha dolu, daha ehemmiyetli olduğunu farkedince insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür ve yeis içinde kalırdım.
Halbuki şimdi herşey değişmişti. Bu kadının resmini gördüğüm andan beri geçen birkaç hafta içinde, ömrümün bütün senelerinden daha çok yaşadığımı hissediyordum. Her günüm, her saatim, uyuduğum zamanlar bile dopdoluydu. Bana sadece yorgunluk veren uzuvlarımın değil, ruhumun da yaşamıya başladığım, içimde, haberim olmadan bekleşen üstü örtülü derin tarafların da birdenbire meydana çıkarak bana fevkalâde cazip, kıymetli manzaralar arzettiklerini görüyordum. Maria Puder bana bir ruhum bulunduğunu öğretmişti ve ben de onun, şimdiye kadar rasladığım insanlar arasında ilk defa olarak, bir ruhu bulunduğunu tesbit ediyordum. Muhakkak ki bütün insanların birer ruhu vardı, ama birçoğu bunun farkında değildi ve gene farkında olmadan geldikleri yere gideceklerdi. Bu ruh, ancak bir benzerini bulduğu zaman, ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmıya lüzum bile görmeden, meydana çıkıyordu… Biz ancak o zaman sahiden yaşamıya, -ruhumuzla yaşamıya başlıyorduk. O zaman bütün tereddütler, hicaplar bir tarafa bırakılıyor, ruhlar birbirleriyle kucaklaşmak için, her şeyi çiğneyerek, birbirine koşuyordu. Bütün çekingenliklerim yok olmuştu. Bu kadının karşısında her şeyimi ortaya dökmek, bütün iyi ve fena, kuvvetli ve zayıf taraflarımla, en küçük bir noktayı bile saklamadan, çırçıplak ruhumu onun önüne sermek için sabırsızlanıyorum . Ona söyliyecek nekadar çok şeylerim vardı… Bunların, bütün ömrümce konuşsam bitmiyeceğini sanıyordum. Çünkü bütün ömrümce susmuş, zihnimden geçen her şey için: «Adam sen de, söyleyip de ne olacak sanki?» demiştim. Eskiden her insan hakkında, hiçbir esasa dayanmadan, sırf mukavemet edilmez bir ilk hissin, bir peşin hükmün tesiriyle nasıl: «Bu beni anlamaz!» demişsem, bu sefer bu kadın için, gene hiçbir esasa dayanmadan, fakat o yanılmaz ilk hisse tâbi olarak: «İşte bu beni anlar!» diyordum…
Ağır ağır yürürken Tiergarten’in cenup kenarından geçen bir kanala kadar gelmiştim. Buradaki köprünün üzerinden Maria Puder’in evi görünüyordu. Saat henüz üçtü. Evin camları parladığı için pencerelerin arkasında kimse bulunup bulunmadığı görünmüyordu. Köprünün kenarına yaslanarak hareketsiz sulara baktım. Yeni başlıyan hafif bir yağmur suyun tüylerini diken diken ediyordu. Tâ ilerilerde büyük ve motörlü bir mavna, rıhtımdaki arabalara meyva ve sebze boşaltıyordu. Kenarlardaki ağaçlardan tek tük düşen yapraklar havada kıvrıntılar yaparak aşağıya süzülüyorlardı. Bu karanlık ve sıkıntılı manzara nekadar güzeldi! İçime çektiğim bu ıslak hava nekadar tazeydi! Yaşamak, tabiatın en küçük kımıldanışlarını sezerek, hayatın sarsılmaz bir mantık ile akıp gidişini seyrederek yaşamak; herkesten daha çok, daha kuvvetli yaşadığını, bir âna bir ömür kadar çok hayat doldurduğunu bilerek yaşamak… Ve bilhassa bütün bunları anlatacak bir insanın mevcudolduğunu düşünerek, onu bekliyerek yaşamak…
Dünyada bundan daha ferah verici bir şey olabilir miydi? Şimdi onunla beraber bu ıslak yollarda yürüyecek, tenha ve loş bir yerde oturarak gözgöze gelecektik. Ona birçok şeyler, şimdiye kadar hiç kimseye, hattâ kendime bile söylemediğim şeyler anlatacaktım. Bunların çoğu kafamda bir anda doğuyor ve beni hayrete düşüren bir süratle yerlerini yenilerine bırakıyordu. Onun ellerini tekrar avuçlarımın içine alacaktım, uçları biraz kırmızı olan üşümüş parmaklarını uğuşturarak ısıtacaktım. Bir kelime ile, ona yakın olacaktım.
Saat üç buçuğa geliyordu. Acaba uyandı mı? dedim.Evin önüne doğru gitmek ve orada dolaşmak doğru olur muydu? Pencereden bakacağını söylemişti. Burada bekliyeceğimi tahmin edebilir miydi?. Acaba hakikaten gelecek miydi?. Bu şüpheyi derhal kafamdan kovdum. böyle düşünmenin ona karşı bir itimatsızlık, bir haksızlık, kendi kurduğum binaya bir tekme vurmak olduğunu hissediyordum. Fakat bir kere aklıma gelen bu nevi ihtimaller büyük bir hızla birbirlerini kovalıyorlardı. Hastalanmış olabilirdi. Acele bir işi çıkmış ve bir yere gitmiş olabilirdi. Böyle olması lâzımdı. Bu kadar büyük bir saadetin böyle kolayca gelivermesi tabii değildi. Her geçen dakika ile telâşım daha çok artıyor, kalbim daha hızlı çarpıyordu. Dün akşam başımdan geçenler, insanın hayatında bir defaya münhasır kalan fevkalâde hallerden biri idi. Bunun tekerrürünü beklemek doğru olmazdı. Kafam derhal birtakım teselliler bulmıya bile başlamıştı. Hayatımın birdenbire böyle yeni ve ilerisi karanlık bir yola girmesi benim için belki hayırlı olmıyacaktı. Eski sükûnetime dönmek, uyuşuk günlerin zincirine yapışıp kalmak daha rahat değil miydi?..
Başımı çevirdiğim zaman, onun bana doğru gelmekte olduğunu gördüm. Sırtında ince bir pardesü, başında lâcivert bir bere, ayaklarında alçak ökçeli iskarpinler vardı. Yüzü gülüyordu. Yanıma gelince elini uzatarak:
«Beni burada mı beklediniz? Ne zamandan beri?» dedi.
«Bir saatten beri!»
Sesim heyecandan titriyordu. O bunu şikâyet zannederek, yan şaka bir sitem ile:
«Kendi kabahatiniz, beyim», dedi. «Ben sizi bir buçuk saatten beri bekliyorum. Evin önüne gelmiyerek bu şairane manzarayı tercih ettiğinizi biraz evvel, tesadüfen farkettim!»
Demek beni beklemişti. Demek ben onun için ehemmiyeti olan bir insandım. Okşanmış bir küçük kedi gibi gözlerinin içine baktım :
«Teşekkür ederim!»
«Neye teşekkür ediyorsunuz?»
Cevabımı beklemeden koluma girdi:
«Hadi gidelim!»
Ona tâbi olarak yürümiye başladım. Kısa, fakat süratli adımlar atıyordu. Nereye gideceğiz, diye sormaktan korkuyordum. İkimiz de konuşmuyorduk. Ben bu sükûttan fevkalâde memnun olduğum halde, mutlaka bir şeyler söylemek icabettiğini düşünerek, kendimi yiyordum Biraz evvel zihnimden birbiri arkasına geçen ve her biri mühim ve alâka verici olmakta diğerine taş çıkartan o güzel fikirlerden bir tanesi bile meydanda yoktu. Kendimi zorladıkça kafamın büsbütün boşalıp daha zavallı bir hale geldiğini ve beynimin zonk zonk vuran bir et parçasından başka bir şey olmadığını hissediyordum. Yan gözle baktığım zaman bendeki bu telâş ve heyecandan onda eser bulunmadığını gördüm. Siyah gözleri yere çevrilmiş, yüzünde taş gibi sağlam ve hareketsiz bir sükûn, dudaklarının kenarında tebessümü andıran o belli belirsiz kıvrıntı ile, yoluna devam ediyordu. Sol elini kolumun üzerine şöylece bırakıvermişti. Biraz kalkık duran şahadet parmağı ilerideki bir noktayı işaret gibi mânalıydı.
Tekrar yüzüne baktığım zaman kalın ve biraz dağınık kaşlarını, bir şey düşünüyor gibi, kaldırmış olduğunu gördüm. Gözkapaklarının ince, mavi damarları belli oluyordu. Siyah ve gür kirpikleri hafifçe titremekte idi ve bunların üzerinde minimini birkaç yağmur damlası parlıyordu. Saçları da yer yer ıslanmıştı.
Başını birdenbire bana çevirerek:
«Neden bana bu kadar dikkatli bakıyorsunuz?» dedi.
Bu sual, ayni zamanda benim kafamda da canlandı:
Nasıl oluyordu da, hiç çekinmeden, bir kadına belki ilk defa olarak bu kadar dikkatle baktığımı aklıma getirmeden, onu uzun uzadıya seyrediyordum? Ve nasıl oluyordu da hâlâ, o bu suali sorduktan ve gözlerini bana çevirdikten sonra bile, cesaretimi kaybetmeden ona bakmakta devam ediyordum. Beni de hayrete düşüren bir cesaretle:
«İstemiyor musunuz?» dedim.
«Hayır, ondan değil, sordum işte… Belki istiyorum da onun için sordum!»
Gözleri o kadar siyah ve o kadar mânalıydı ki, dayanamadım:
«Siz aslen Alman mısınız?» dedim.
«Evet! Neden sordunuz?»
«Saçlarınız sarı ve gözleriniz mavi değil!»
«Olabilir!»
Yüzünde, her zamanki tebessümünü andıran, fakat biraz da mütereddit görünen bir hareket oldu.
«Babam Yahudi idi.» dedi. «Annem Almandır. Fakat o da sarışın değil!»
Merakla sordum:
«Demek siz Yahudisiniz?»
«Evet… Yoksa siz de mi Yahudi düşmanısınız?»
«Ne münasebet… Bizde böyle şeyler yoktur. Fakat tahmin etmemiştim!»
«Evet, Yahudiyim, Babam Praglı idi. Daha ben doğmadan katolik olmuş!» «Şu halde din itibariyle hıristiyansınız!»
«Hayır… Yani benim hiçbir dinle alâkam yok!»
Bir hayli yürümüştük. O sözüne devam etmedi. Ben de başka bir şey sormadım. Yavaş yavaş şehrin kenar taraflarına geliyorduk. Nereye gittiğimizi merak etmiye başladım. Her halde bu havada bir kır gezintisi yapacak değildik. Yağmur, hep ayni şekilde, devam ediyordu. Maria bir aralık:
«Nereye gidiyoruz?» diye sordu.
«Bilmem!»
«Hiç merak etmiyor musunuz?»
«Ben size tâbiim … Nereye isterseniz!»
Çiy taneleriyle örtülmüş beyaz bir çiçek gibi nemli ve soluk yüzünü bana çevirerek:
«Pek yumuşak başlısınız… Sizin hiçbir fikriniz, bir arzunuz yok mu?»
Derhal dün akşamki sözlerini öne sürdüm:
«Sizden her hangi bir şey istemekten beni menetmiştiniz!»
Cevap vermedi. Bir müddet bekledikten sonra devam ettim:
«Yoksa dün akşam ciddî değil miydiniz? Yahut bugün fikrinizi değiştirdiniz mi?»
Şiddetle reddetti:
«Hayır! Hayır!.. Hep ayni fikirdeyim…»
Tekrar düşüncelere daldı.
Demir parmaklıklı büyük bir bahçenin önüne gelmiştik. Adımlarını yavaşlatarak:
«Buraya girelim mi?» dedi.
«Neresi burası?»
«Nebatat bahçesi!»
«Siz bilirsiniz!»
«Öyleyse girelim … Ben her zaman buraya gelirim. Hele böyle yağmurlu havalarda.»
İçerde kimseler yoktu. Kumlu yollarda uzun müddet dolaştık. İki tarafımız ilerlemiş olan mevsime rağmen yapraklarını dökmiyen bir sürü ağaçlarla çevriliydi. Bü yük ve kayalık havuzların etrafında çeşit çeşit ve renk renk otlar, çiçekler, yosunlar vardı. Suların yüzünü iri yapraklar örtüyordu. Yüksek limonlukların içinde sıcak memleket nebatları, kalın gövdeli ve küçük yapraklı ağaçlar vardı. Maria:
«Burası Berlinin en güzel yeridir…» dedi «Bu mevsimde, ziyaretçisi yok denilecek kadar tenhadır… Sonra bu garip ağaçlar bana daima hesretini çektiğim uzak memleketleri hatırlatır… Onların alıştıkları yerlerden sökülerek buraya getirildiğini ve böyle sunî tedbirler, ihtimamlarla yaşatılmıya çalışıldığını gördükçe biraz da hallerine acırım. Biliyor musunuz, Berlinde senenin ancak yüz gününde hava açık ve güneşli, iki yüz altmış beş gününde kapalıdır. Limonlukların projektörleri ve sunî güneşleri bu ağaçların ışığa ve sıcağa alışmış yapraklarını doyurabilir mi? Buna rağmen yaşıyorlar, kurumuyorlar… Ama buna yaşamak denir mi?. Canlı bir mevcudu kendisine uygun olan iklimden ayırarak, birkaç meraklının keyfi için bu berbat şartlara tâbi etmek bir nevi işkence değil midir?»
«Ama siz de bu meraklılardan birisiniz…»
«Evet, fakat buraya her gelişimde içim derin bir hüzünle doluyor!»
«Ne diye geliyorsunuz öyleyse?»
«Bilmem!»
Islak sıralardan birine oturdu. Ben de yanına iliştim. Eliyle yüzündeki yağmur tanelerini silerek:
«Ben buradaki nebatları seyrederken biraz da kendimi düşünüyorum!» dedi. «Belki asırlarca evvel bu ağaçlarla, bu garip çiçeklerle ayni yerlerde yaşamış olan ecdadımı hatırlıyorum. Biz de bunlar gibi yerimizden sökülüp dağıtılmış değil miyiz? Ama bunlar sizi alâkadar etmez… Doğrusu beni de pek alâkadar etmiyor… Yalnız bana birçok şeyler düşünmek, kafamın içinde birçok şeyler yaşamak imkânını veriyor… Göreceksiniz ya, ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşıyan bir insanım… Hakikî hayatım benim için cansıkıcı bir rüyadan başka bir şey değildir… Siz benim Atlantik’teki işimi belki pek hazin buldunuz, halbuki ben onun böyle olup olmadığının farkında bile değilim… Hattâ bazan beni eğlendirdiği de oluyor… Zaten bu işi annemin yüzünden yapıyorum. Ona bakmıya mecburum ve bir sene zarfında yaptığım birkaç resimle geçinmek imkânı yok… Siz resimle uğraştınız mı?»
« Bir parça!»
«Neden devam etmediniz?»
«İstidadım olmadığını anladım!»
«İmkânı yok… Sizin resme nekadar istidadınız olduğu, sergide tabloları seyrederken yüzünüzün aldığı ifadeden belli idi… Cesaretim olmadığını anladım! deyiniz. Bir erkek için bu kadar korkak olmak pek hoş değil… Kendiniz için söylüyorum. Bana gelince, benim cesaretim var… Resim yapmak ve insanlar hakkındaki hükümlerimi bunlara aksettirmek istiyorum ve belki biraz da muvaffak oluyorum… Fakat bu da boş.. Kendilerini istihfaf ettiğim insanların bunu anlamasına imkân yok, anlıyabilecek olanlar ise, zaten istihfafa lâyık olmıyanlar. Şu halde bütün sanatlar gibi resim de muhatapsız, yani asıl kastettiklerine hitabetmekten âciz… Buna rağmen dünyada ciddiye aldığım yegâne iş budur… Sırf bunun için resim yaparak geçinmek istemiyorum. Çünkü o zaman kendi istediğimi değil, benden istenileni yapmıya mecbur olacağım… Asla… Asla… Vücudumu pazara çıkarmağı tercih ederim… Çünkü onun bence ehemmiyeti yok!…»
Elini külhanbeyce dizime vurdu.
«İşte, aziz dostum, bizim yaptığımız da başka bir şey değil zaten… Dün akşam sarhoşun biri sırtımı öperken orada idiniz değil mi? Öpecek tabii… Hakkıdır… Para sarfediyor… Ve benim sırtımın da cazip olduğunu söylüyorlar… Siz de öpmek ister misiniz? Paranız var mı?»
Dilim tutulmuş gibi kaldım. Gözlerimi çabuk çabuk kırpıştırıyor, dudaklarımı ısırıyordum. Maria bunu farkedince kaşlarını çattı, yüzü her zamankinden daha soluk, kireç gibi bir hal alarak:
«Yok, Raif, bunu istemem. Katiyyen… En tahammül edemediğim şey merhamettir… Bana acıdığınızı hissettiğim anda Allaha ısmarladık!.. Yüzümü bile göremezsiniz!»
Büsbütün şaşırdığımı, asıl benim acınacak halde olduğumu görünce kolunu omzuma attı:
«Sözlerime gücenmeyin!» dedi «İlerde arkadaşlığımızı bulandırması ihtimali olan şeyleri açıkça konuşmaktan çekinmemeliyiz. Bu gibi meselelerde korkaklık zararlıdır… Ne olur? Anlaşamıyacağımızı anlarsak veda eder ayrılırız… Bu o kadar mühim bir felâket mi? Hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hâlâ kabul edemiyor musunuz? Bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır. İnsanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler, üst tarafını uydururlar; ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerinden her şeyi bırakıp kaçarlar. Halbuki mümkün olanla kanaat etseler, hayallerindekini hakikat zannetmekten vazgeçseler bu böyle olmaz. Herkes tabii olanı kabul eder, ortada ne hayal sukutu, ne inkisar kalır… Bu halimizle hepimiz acınmıya lâyıkız; ama kendi kendimize acımalıyız. Başkasına merhamet etmek, ondan daha kuvvetli olduğunu zannetmektir ki, ne kendimizi bu kadar büyük, ne de başkalarını bizden daha zavallı görmiye hakkımız yoktur… Artık gidelim mi?»
İkimiz de doğrulduk. Paltolarımıza biriken yağmur damlalarını silktik. Islak kumlar ayaklarımızın altında gıcırdıyordu.
Sokaklar kararmıya başlamış, fakat henüz lâmbalar yanmamıştı. Geldiğimiz gibi hızlı adımlarla, ayni yollardan geçerek dönüyorduk. Bu sefer ben onun koluna girmiştim. Küçük bir çocuk gibi ona sokuluyor, başımı o tarafa büküyordum, içimde sevinçle hüzün arasında garip bir hal vardı. Onun birçok hislerinin, düşüncelerinin benimkilere nekadar benzediğini gördükçe, aramızdaki yakınlığı daha kuvvetle hissederek seviniyor; fakat onun bir noktada benden ayrıldığını, hakikatleri kendi kendisinden saklamağı, ne pahasına olursa olsun kendisini aldatmağı asla istemediğini anladığım için korkuyordum. Çünkü müphem bir his bana, kim olursa olsun, bir insanı tamamen gördükten ve gördüklerini kendinden saklamadıktan sonra, ona hiçbir zaman büsbütün yaklaşılamıyacağını fısıldıyordu.
Halbuki ben bu kadar hakikatsever olmak istemiyordum. Hiç bir hakikatin beni ondan uzaklaştırmasına tahammül edemiyeceğimi anlıyordum. Ruhlarımız için en lüzumlu, en kıymetli olan şeyleri birbirimizde bulduktan sonra diğer teferruatı görmemezlikten gelmek, daha doğrusu büyük bir hakikat için küçük hakikatleri feda etmek, daha insanca ve daha insaflı olmaz mıydı?
Her hususta doğru ve salim hükümler veren bu kadının, hayattaki acı tecrübelerine, muhitin bozucu tesirlerine tâbi olarak böyle düşündüğü muhakkaktı. İstemediği, hoşlanmadığı insanlar arasında yaşamıya, onlara zorla gülmiye mecbur olduğu için böyle derin bir infiale kapılıyor, herkesten şüphe ediyordu. Ben ise bütün ömrüm boyunca insanlardan uzak kaldığım ve onlar tarafından pek rahatsız edilmediğim için kimseye kızdığım yoktu. Beni kemiren sadece büyük bir yalnızlık hissi idi ve gene bu yalnızlığın tesiriyle, bana yakın olduğunu anladığım bir insana karşı birçok noktalarda kendimi aldatmıya hazırdım.
Şehrin ortalarına gelmiştik. Sokaklar aydınlık ve kalabalıktı. Maria Puder düşünceli ve galiba biraz da mahzundu. Korka korka:
«Bir şeye mi canınız sıkıldı?» dedim.
«Hayır!» diye cevap verdi. «Canımı sıkacak bir şey olmadı. Hattâ bugünkü gezintimizden memnunum.. Her halde memnunum…»
Bunları söylerken başka şeyler düşündüğü belli idi. Arasıra yüzüme ilişen gözlerinde dalgın bir hal ve gülümseyişinde beni ürküten bir yabancılık vardı. Bir aralık sokağın ortasında durdu.
«Eve gitmek istemiyorum!» dedi.«Haydi, yemeği bir yerde beraber yiyelim. Benim iş vaktime kadar konuşuruz!»
Hiç beklemediğim bu teklifi lüzumsuz bir heyecanla karşıladım. Fakat bu halimin onu daha çok yabancılaştırdığını| görerek çabucak kendimi topladım ve önüme baktım. Şehrin garp taraflarında büyücek bir lokantaya girdik. İçerisi pek kalabalık değildi. Bir köşede millî elbiseleriyle Bavyeralı bir kadın orkestrası gürültülü havalar çalıyordu. Kenardaki bir masaya oturarak yemek ve şarap ısmarladık.
Karşımdakinin durgunluğu bana da geçmişti. İçimde sebepsiz bir sıkıntı ve ezilme vardı. Kadın bunu farkedince, düşüncelerinden kurtulmıya ve biraz açılmaya, gülümsemiye çalıştı. Elini masanın üzerinde duran elime vurdu:
«Ne somurtuyorsunuz? Genç bir kadınla ilk defa yemek yiyen delikanlılar daha neşeli ve konuşkan olur!» diye şaka yaptı. Fakat söylediklerine kendinin de inanmadığı görülüyordu. Nitekim çabucak eski halini aldı. Her hangi bir şey yapmış olmak için gözlerini etraftaki masalarda gezdirdi. Önündeki şaraptan birkaç yudum içti ve birdenbire bana dönüp gözlerimin içine bakarak:
«Ne yapayım? Ne yapayım? Başka türlü olamıyorum işte!» dedi.
Ne demek istiyordu? Bunu ancak karanlık bir şekilde seziyordum. Onun yapamadığını söylediği şeyle beni deminden beri üzen şeyin ayni olduğunu hissediyor, fakat bunun mahiyetini vâzıh olarak tayin edemiyordum.
Gözleri her baktığı yerde takılıp kalmak istiyor ve o bunları sanki güçlükle oradan ayırabiliyordu. Bir sedef kadar donuk beyaz olan yüzünden arasıra belli belirsiz ürpermeler geçiyordu. Tekrar söze başladı. Sesinde birdenbire peyda olan bir titreme, zor zaptedilen bir heyecan vardı:
«Bana sakın darılmayın…» diyordu. «Boş ümitlere kapılmamanız için sizinle apaçık konuşmak daha iyi olacak… Ama bana darılmayın… Dün yanınıza geldim.. Beni evime götürmenizi istedim… Bugün beraber gezmeği teklif ettim… Akşam yemeğini beraber yiyelim dedim… Âdeta size musallat oldum… Fakat sizi sevmiyorum.. Deminden beri hep bunu düşündüm… Hayır, sizi de sevmiyorum… Ne yapayım? Sizi belki hoş, hattâ cazip buluyorum, belki de şimdiye kadar tanıştığım erkeklerin hepsinden ayrı taraflarınız olduğunu görüyorum, ama bu kadar… Sizinle konuşmak, birçok şeylerden bahsetmek, münakaşa, kavga etmek… Darılmak, tekrar barışmak, bunlar beni muhakak ki memnun edecek…
«Fakat sevmek? Bunu yapamıyorum… Şimdi ne diye durup dururken bunları söylediğimi merak edersiniz… Dediğim gibi, başka şeyler bekliyerek ileride bana darılmayınız diye… Size ne verebileceğimi şimdiden bildireyim ki, sonra sizinle oynadığımı iddia etmiyesiniz. Nekadar başka olursanız olun, gene erkeksiniz… Ve bütün tanıştığım erkekler bunu, yani kendilerini sevmediğimi, sevemediğimi anlayınca, büyük bir teessür, hattâ hiddetle beni terkettiler… Güle güle… Ama niçin beni kabahatli zannettiler? Kendilerine asla vadetmediğim, sadece kafalarında yaşattıkları bir şeyi vermedim diye mi? Bu haksızlık değil mi? Sizin de hakkımda ayni şekilde düşünmenizi istemem… Bunu da lehinizde bir nokta olarak kaydedebilirsiniz…»
Şaşırmıştım. Fakat sükûnetimi bozmamıya çalışarak:
«Bunlara ne lüzum var? Arkadaşlığımızın şekli bana değil, size tâbidir. Siz nasıl isterseniz öyle olur!» dedim.
Şiddetle itiraz etti:
«Hayır, hayır, hiç de öyle olmaz. Bakın, gördünüz mü? Siz de bütün diğer erkekler gibi, her şeyi kabul eder görünerek her şeyi kabul ettirmek yolunu tutuyorsunuz. Yok dostum! Böyle yatıştırıcı lâflarla meseleler halledilmiş olmaz. Düşününüz ki, bu mevzu üzerinde kendime karşı olsun, başkalarına karşı olsun, daima açık ve riyasız hükümler vermiye çalıştığım halde bir neticeye varamadım. İnsan, bilhassa kadın ve erkek münasebetleri o kadar karmakarışık, ve arzularımız, hislerimiz o kadar anlaşılmaz ve bulanık ki, hiç kimse ne yaptığını bilmiyor ve akıntıya kapılıp gidiyor. Ben bunu istemiyorum. Beni yüzde yüz doyurmıyan, bana tam mânasiyle lüzumlu görünmiyen şeyleri yapmak, beni kendi gözlerimde küçültüyor… Bilhassa tahammül edemediğim bir şey, kadının erkek karşısında her zaman pasif kalmıya mecbur’oluşu… Neden? Niçin daima biz kaçacağız ve siz kovalıyacaksınız?. Niçin daima biz“ teslim olacağız ve siz teslim alacaksınız? Niçin sizin yalvarışlarınızda bile bir tahakküm, bizim reddedişlerimizde bile bir aciz bulunacak? Çocukluğumdan beri buna daima isyan ettim, bunu asla kabul edemedim. Niçin böyleyim, niçin diğer kadınların farkına bile varmadıkları bir nokta bana bu kadar ehemmiyetli görünüyor? Bunun üzerinde çok düşündüm. Acaba bende anormal bir taraf mı var? dedim. Hayır, bilâkis, belki diğer kadınlardan daha normal olduğum için böyle düşünüyorum. Çünkü hayatım, sırf bir tesadüf eseri olarak, diğer kadınları mukadderatlarını tabii görmiye alıştıran tesirlerden uzak geçti. Babam, ben daha küçükken öldü. Evde annemle ikimiz kaldık. Annem, tâbi olmıya, itaat etmiye alışmış olan kadınlığın âdeta bir timsali idi. Hayatta yalnız yürümek itiyadını kaybetmiş, daha doğrusu bu itiyadı asla kazanmamıştı. Yedi yaşında olduğum halde onu ben idare etmiye başladım. Ona ben metanet tavsiye ettim, akıl öğrettim, destek oldum. Böylece erkek tahakkümü görmeden, yani tabii olarak büyüdüm. Mektepte kız arkadaşlarımın miskinliği, emelleri beni daima tiksindirdi. Hiçbir şeyi, kendimi erkeklere beğendirmek için öğrenmedim. Hiçbir zaman erkeklerin önünde kızarmadım ve onlardan bir iltifat beklemedim. Bu hal beni müthiş bir yalnızlığa mahkûm etti. Kız arkadaşlarım benimle ahbaplık etmeği ve fikirlerimi kabul etmeği zevklerine ve rahatlarına aykırı buldular. Hoş tutulan bir oyuncak olmak, onlara insan olmaktan daha kolay ve cazip geliyordu. Erkeklerle de arkadaş olamadım. Aradıkları yumuşak lokmayı bende bulamayınca müsavi kuvvetlerle karşı karşıya gelmektense kaçmağı tercih ettiler. O zaman erkek azminin ve kuvvetinin ne olduğunu gayet iyi anladım: dünyada hiç bir mahlûk bu kadar kolay muvaffakiyetler peşinde koşmaz ve hiç bir mahlûk bir erkek kadar hodbin, kendini beğenmiş ve nahvetli, fakat ayni zamanda korkak ve rahatına düşkün değildir. Bir kere bunları farkettikten sonra erkekleri sahiden sevebilmem imkânsızdı. En hoşuma giden ve birçok hususlarda bana yakın olan adamların bile, küçük vesilelerle, bu kurt dişlerini gösterdiklerini; her ikimize ayni derecede zevk veren beraberliklerden sonra, özür dilemiye, himaye etmiye çalışan, fakat ayni zamanda her hangi bir şekilde muzaffer olduğunu zanneden ahmakça bakışlarla yanıma sokulduklarını gördüm. Halbuki acınacak halde olan, zavallılıkları meydana çıkan onlardı. Hiç bir kadın, ihtiras halindeki bir erkek kadar âciz ve gülünç olamaz. Buna rağmen bu hallerini bir kuvvet tezahürü zannedecek kadar yersiz bir gururları vardır… Aman Yarabbi, insan deli olur… Kendimde hiç bir gayritabii temayül bulunmadığını bildiğim halde, bir kadına âşık olmayı tercih ederim..»