Kürk Mantolu Madonna · Sabahattin Ali
Kürk Mantolu Madonna — 2. Bölüm
Ayni zamanda bu resim bana birden bire Raif Efendiyi de izah etmişti. Şimdi onun sarsılmaz sükûnetini, insanlar ile münasebetlerindeki garip çekingenliğini gayet iyi anlıyordum. Etrafını bu kadar iyi tanıyan, karşısındakinin tâ içini bu kadar keskin ve açık gören bir insanın heyecanlanmasına ve herhangi bir kimseye kızmasına imkkân var mıydı? Böyle bir adam, önünde bütün küçüklüğü ile çırpınan birine karşı taş gibi durmaktan başka ne yapabilirdi? Bütün teessürlerimiz, inkisarlarımız, hiddetlerimiz, karşımıza çıkan hâdiselerin anlaşılmadık, beklenmedik taraflarınadır. Her şeye hazır bulunan ve kimden ne gelebileceğini bilen bir insanı sarsmak mümkün müdür?
Raif Efendi, benim için tekrar merak verici bir mahiyet almıştı. Kafamda onun hakkında, biraz evvel beliren ışığa rağmen, birçok tezatların bulunduğunu seziyordum. Elimde tuttuğum resmin çizgilerindeki isabet, bunun bir heveskâr elinden çıkmadığını gösteriyordu. Bunu yapan kimsenin uzun seneler resimle uğraşmış olması lâzımdı. Burada sadece baktığını sahiden gören bir göz değil, gördüğünü bütün incelikleriyle tesbit etmesini bilen bir hüner de vardı.
Kapı açıldı. Elimdekini çabucak masaya bırakmak istedim, fakat geç kalmıştım. Macar şirketinden gelen mektubun tercümeleriyle bana doğru yaklaşan Raif Efendiye, özür diler gibi:
«Çok güzel bir resim…» dedim.
Onun şaşıracağını, sırrını ele vereceğimden korkacağını sanmıştım. Hiç de böyle olmadı. Her zamanki yabancı ve dalgın gülüşiyle kâğıdı elimden alarak:
«Senelerce evvel, bir müddet resimle meşgul olmuştum!…» dedi. «Arasıra, el alışkanlığiyle bir şeyler karalıyorum… Görüyorsunuz ya, mânâsız şeyler… Can sıkıntısı işte…»
Resmi avucunun içinde buruşturarak kâğıt sepetine attı.
«Daktilo hanımlar pek acele yazdılar!» diye mırıldandı. «Herhalde yanlışlar vardır, fakat okumıya kalksam Hamdi Beyi daha çok kızdıracağım… Hakkı da var… götürüp götürüp vereyim bari…»
Tekrar dışarı çıktı. Gözlerimle kendisini takibettim. «Hakkı da var, hakkı da var!» diye söyleniyordum.
Bundan sonra Raif Efendinin her hali, sahiden mânasız ve ehemmiyetsiz olan hareketleri bile, bana merak vermiye başladı. Onunla konuşmak, hakikî hüviyetine dair bir şeyler öğrenmek için her fırsattan istifadeye kalktım. O benim bu fazla sokulganlığımı farketmez göründü. Bana karşı, nazik, fakat daima arada bir boşluk bırakan tavrını muhafaza etti. Dostluğumuz dıştan ne kadar ilerlerse ilerlesin, içi bana daima kapalı kaldı. Hattâ ailesini, bu aile arasındaki vaziyetini yakından görünce hakkındaki merakım büsbütün arttı. Kendisine yaklaşmak için attığım her adım beni birçok yeni muammalarla karşılaştırıyordu.
Evine ilk defa olarak, mutad hastalıklarından birinde gittim. Hamdi yarına tercüme edilecek bir yazıyı hademe ile göndermek istiyordu:
«Bana ver, hem ziyaret etmiş olurum.» dedim .
«Pekâlâ… Bak bakalım nesi var. Bu sefer fazla uzadı!»
Hakikaten bu sefer hastalığı biraz uzun sürmüştü. Bir haftadan beri şirkete uğramıyordu. Hademelerden biri İsmetpaşa mahallesindeki evi tarif etti. Mevsim kış ortaları idi. Erkenden karanlık çöken sokaklarda yürümeğe başladım. Ankaranın asfalt döşeli yollarına hiç benzemiyen bozuk kaldırımlı dar mahalleleri geçtim. Birbiri arkasına yokuşlar ve inişler vardı. Uzun bir yolun sonunda, âdeta şehrin bittiği yerlerde, sola saptım ve köşedeki kahveye girerek evi öğrendim: taş ve kum yığılı arsaların arasında tek başına duran iki katlı, sarı boyalı bir bina. Raif Efendinin alt katta oturduğunu biliyordum. Zili çaldım. Kapıyı on iki yaşlarında bir kız çocuğu açtı. Babasını sorunca, yapmacık bir tavırla yüzünü buruşturup dudaklarını bükerek:
«Buyurun!» dedi.
Evin içi hiç de zannettiğim gibi değildi. Yemek odası olarak kullanıldığı anlaşılan holde, büyük ve açılıp kapanır bir masa, kenarda içi kristal takımlarla dolu bir büfe vardı. Yerde güzel bir Sivas halısı duruyor, yan taraftaki mutfaktan dışarı yemek kokuları vuruyordu. Kız beni evvelâ misafir odasına aldı. Buradaki eşya da güzel, hattâ pahalı şeylerdi. Kırmızı kadife koltuklar, alçak ceviz sigara masaları ve bir kenarda kocaman bir radyo odayı dolduruyordu. Her tarafta, masaların üstünde ve kanapelerin arkalığında ince işlenmiş, krem rengi dantel örtüler vardı. Duvarlarda başbaşa gelin güvey resimleri ve gemi şeklinde yazılmış bir «Âmentü» levhası asılı idi.
Küçük kız birkaç dakika sonra kahve getirdi. Yüzünde nedense hep o beni küçük görmek, benimle alay etmek istiyen şımarık ifade vardı. Fincanı elimden alırken:
«Babam rahatsız efendim, yatağından çıkamıyor, siz içeri buyurun!» dedi. Bunu söylerken de benim bu kibar muameleye hiç lâyık olmadığımı kaş ve gözleriyle anlatmak ister gibiydi.
Raif efendinin yattığı odaya girince büsbütün şaşırdım. Burası evin diğer taraflarına hiç benzemiyen, âdeta bir leylî mektep yatakhanesi, veya bir hastane koğuşu gibi yanyana bir sürü beyaz karyolaların dizili durduğu küçük bir oda idi. Raif Efendi bu yataklardan birinde, beyaz örtülerin altında, yarı oturur bir vaziyette yatıyor ve gözlüklerinin arkasından beni selâmlamıya çalışıyordu. Oturmak için bir iskemle aradım. Odada bulunan iki iskemlenin üzeri de yün hırkalar, kadın çorapları, sırttan çıkarılıp atılıvermiş birkaç ipekli elbise ile doluydu. Bir kenarda, kapısı yarı açık duran, vişne çürüğü boyalı adi elbise dolabının içinde rasgele asılmış elbiseler, tayyörler ve bunların altında düğümlü bohçalar vardı. Odada insanı şaşırtacak bir kargaşalık hüküm sürüyordu. Raif Efendinin başucundaki komodinin üzerinde, teneke bir tepsi içinde, öğleden kaldığı anlaşılan kirli bir çorba tabağı, ağzı açık küçük bir sürahi ve bunların yanında şişeler veya tüpler içinde bir sürü ilâç duruyordu.
Hasta adam:
«Şuraya oturuverin canım!» diyerek yatağın ayakucunu gösterdi.
Şöyle iliştim. Karşındakinin sırtında, dirsekleri delinmiş, alacalı bulacalı, yünden örme bir kadın hırkası vardı. Başını karyolanın beyaz demirlerine dayamıştı. Elbiseleri benim bulunduğum tarafta, karyolanın ayakucunda üstüste asılmış duruyordu.
Odayı gözden geçirdiğimi hisseden ev sahibi:
«Ben burada çocuklarla beraber yatarım… Odayı darmadağın ediyorlar… Zaten küçük ev, sığamıyoruz da…» dedi.
«Kalabalık mısınız?»
«Eh, epeyce! Bir yetişkin kızım var; liseye gidiyor. Bir de sizin gördüğünüz… Sonra baldızım ve kocası, iki kayınbiraderim… Hep beraber otururuz. Baldızımın da çocukları var… İki tane… Ankarada ev derdi malûm. Ayrı çıkmıya imkân yok…»
Bu sırada dışarıda ikide birde zil çalıyor, gürültüden ve bağıra bağıra konuşmalardan eve aile efradından birinin geldiği anlaşılıyordu. Bir aralık odanın kapısı açıldı. İçeri kırk yaşlarında, kesik saçları kulaklarına ve yüzüne dökülmüş, şişmanca bir kadın girdi, Raif Efendinin kulağına eğilip bir şeyler söyledi. Öteki ona cevap vermeden beni işaret ederek:
«Daire arkadaşlarımdan…» diye takdim etti.. «Refikam.»
Sonra karısına dönerek: «Ceketimin cebinden al!» dedi.
Kadın bu sefer kulağına filân eğilmeden söylendi:
«Ayol, para için gelmedim, kim gidip alacak… Sen de bir türlü kalkamadın!»
« Nurteni yollayıver. Üç adımlık yer!»
«Gece vakti bacak kadar çocuğu bakkala nasıl yollarım . Bu soğukta, sonra kız… Hem git desem bile beni dinler mi?»
Raif Efendi düşündü, düşündü. Sonra, sanki nihayet bir çare bulmuş gibi başını sallıyarak:
«Gider, gider!» dedi ve önüne baktı.
Kadın çıktıktan sonra bana dönerek:
«Bizim evde de ekmek almak bir mesele… Bir hastalandık mı gönderecek adam bulamazlar!» dedi.
Pek üstüme vazifeymiş gibi:
«Kayınbiraderleriniz küçük mü?» diye sordum. Yüzüme baktı; cevap vermedi. Hattâ çehresinin ifadesi sualimi hiç duymamış intibaını bırakıyordu. Fakat birkaç dakika sonra:
«Hayır, ufak değiller!» dedi. «İkisi de işe gidiyorlar. Onlar da bizim gibi memur. Bacanak İktisat Vekâletindedir, birer işe yerleştirdi. Okumadılar, ellerinde bir ortamektep şahadetnamesi bile yok!» Sonra, birdenbire sözünü keserek sordu:
«Tercüme için bir şey mi getirdiniz?»
«Evet… Yarına lâzımmış. Sabahleyin hademeyi gönderecekler!»
Kâğıtları aldı, yanına bıraktı.
«Ben de hastalığınızı merak ettim.»
«Teşekkür ederim.. Uzunca sürdü. Cesaret edip kalkamıyorum!»
Bakışlarında garip bir tecessüs vardı. Alâkamın sahi olup olmadığını araştırır gibiydi. Onu inandırmak için birçok şeyler yapmıya hazırdım, fakat ilk defa olarak herhangi bir şekilde bir heyecan ifade ettiğini gördüğüm gözleri çabucak eski ifadesizliklerine ve o her zamanki bomboş tebessüme döndüler.
İçimi çekerek kalktım. Birdenbire doğrulup elimi tuttu:
«Ziyaretinize teşekkür ederim oğlum!» dedi. Sesinde bir sıcaklık vardı. İçimden geçenleri sezmişe benziyordu.
Hakikaten Raif Efendiyle aramızda bugünden sonra bir yakınlık hâsıl oldu. Onun bana karşı olan muamelesinin değiştiğini pek söyliyemiyeceğim. Hele benimle samimî olduğunu, bana içini açtığını iddia etmek aklımdan bile geçmez. O hep ayni kapalı, sessiz insan olarak kaldı. Gerçi bazı akşamlar daireden beraber çıkarak evine kadar yürür, hattâ bazan içeri de birlikte girerek, kırmızı mobilyalı misafir odasında birer kahve içerdik. Fakat bu esnada ya hiç konuşmaz yahut da havadan sudan, Ankaranın pahalılığından, İsmetpaşa mahallesindeki kaldırımların bozukluğundan bahsederdik. Evine, çoluk çocuğuna dair bir şey söylediği nadirdi. Arasıra: «Bizim kız riyaziyeden gene kırık numara almış!» der, sonra hemen lâfı değiştirirdi. Ben de bu hususta bir şey sormaktan çekiniyordum. Kendisini ilk ziyaret ettiğim akşam karşılaştığım aile efradı, üzerimde pek iyi bir tesir bırakmamıştı.
Hastanın yanından çıkıp holden geçerken, ortadaki büyük masanın etrafına dizilmiş gördüğüm iki delikanlı ile on beş, on altı yaşlarında bir genç kız, birbirlerine sokularak, benim arkamı dönmemi beklemeden fısıldaşıp gülmiye başlamışlardı. Gülünecek bir tarafım olmadığını biliyordum. Fakat bunlar da, o yaşlardaki her kof insan gibi, ilk rasladığının suratına gülmeği bir nevi üstünlük alâmeti sayanlardandı. Küçük Nurten bile ablasına ve dayılarına uymak için çırpınıyordu. Sonradan bu eve her gidişimde ayni şeyi gördüm. Ben de henüz gençdim, yirmi beş yaşımı doldurmamıştım, fakat birtakım genç insanlarda gördüğüm bu garip itiyat: Tanımadıkları, ilk defa gördükleri bir insanı pek tuhaf bir şey telâkki etmek merakı, hayretimi uyandırıyordu. Raif Efendinin vaziyetinin de pek hoş olmadığını ve bu kalabalığın içinde onun fazla ve lüzumsuz bir şey gibi durduğunu farkediyordum.
Sonradan, bu eve gidip geldikçe, bu çocukların hepsiyle ahbap oldum. Hiç de fena insanlar değillerdi. Yalnız boş, bomboş mahlûklardı. Yaptıkları münasebetsizlikler hep buradan geliyordu. İçlerinin esniyen boşluğu karşısında ancak başka insanları istihfaf ve tahkir etmek, onlara gülmek suretiyle kendilerini tatmin edebiliyorlar, şahsiyetlerinin farkına varıyorlardı. Konuşmalarına dikkat ederdim. İktisat Vekâletinin en küçük iki memuru olan Vedatla Cihadın daire arkadaşlarını, Raif Efendinin büyük kızı Neclânın da mektep arkadaşlarını çekiştirmekten, kendilerinde de aynen mevcudolan birtakım giyiniş ve hareket garabetlerini yalnız başkalarında görüp alaya alarak fıkır fıkır gülmekten başka işleri yoktu:
«Muallânın düğünde giydiği o tuvalet neydi ayol? Kıh, kıh, kıh!»
«Kız bizim Orhanı nasıl tersledi, bir görseydin… Kah, kah, kah!»
Raif Efendinin baldızı Ferhunde Hanım, üç ve dört yaşlarındaki iki çocuğu ile uğraşmaktan ve bunları ablasına bırakmak fırsatını bulur bulmaz, sırtına bir ipekli elbise geçirip alelâcele boyanarak gezmiye gitmekten başka bir şey düşünecek halde değildi. Kendisini ancak birkaç kere, büfenin üstündeki aynada, boyalı ve ondüleli saçlarını tüllü şapkasının altına yerleştirmiye uğraşırken gördüm. Daha oldukça genç, henüz otuz yaşlarında olduğu halde, gözlerinin ve ağzının kenarını sayısız buruşuklar kaplamıştı. Boncuk mavisi gözleri, eşya üzerinde bir saniyeden daha fazla duramıyor ve doğduğu andan beri mahkûm olduğu sebepsiz bir iç sıkıntısını aksettiriyordu. Üstleri başları daima bakımsız, yüzleri ve elleri daima kirli ve benizleri daima soluk olan çocuklarına, anlıyamadığı melûn bir düşmanın musallat ettiği iki ceza gibi kızıyor, süslenip sokağa çıkacağı sırada kirli elleriyle üstüne dokunmamaları dokunmamaları için onları yanından nasıl uzaklaştıracağını bilemiyordu.
Ferhunde Hanımın kocası, İktisat Vekâleti şube müdürlerinden Nurettin Bey ise bizim Hamdinin bir başka türlüsüydü. Otuz, otuz iki yaşlarında, kumral ve dalgalı saçlarını ihtimamla arkaya tarayıp berber çırakları gibi kabartan, «Nasılsınız?» dedikten sonra bile büyük bir hikmet savurmuş gibi dudaklarını birbirine yapıştırarak hafifçe başını sallıyan bir adamdı. Konuşurken insanın yüzüne sabit gözlerle bakar ve bu esnada gözlerinin içinde: «Yahu, sizin söyledikleriniz de lâf mı? Siz ne bilirsiniz sanki?» diyen bir tebessüm dolaşırdı.
Bir sanayi mektebini bitirdikten sonra dericilik tahsil etmek üzere nedense İtalyaya gönderilmiş, fakat orada ancak biraz lisan, bir de mühim adam tavırları almağı öğrenmişti. Bununla beraber, hayatta muvaffak olmak için mühim meziyetleri vardı: Bir kere kendisini, büyük bir itimatla, pek yüksek makamlara lâyık görüyor ve bilip bilmediği her vadide olur olmaz fikirler yürütmek, istisnasız herkesi istihfaf etmek suretiyle etrafındakileri kıymetine inandırıyordu. (Ev halkındaki bu istihfaf illetinin onlara, pek hayran oldukları bu enişteden geçtiğini zannediyorum.) Sonra üstüne başına çok dikkat ediyor, her gün traş oluyor, yıpranmış pantalonlarını kendi nezareti altında sıkı sıkı ütületiyor, ayakkabının en şıkını, çorabın en fantazisini bulmak için bir cumartesi gününü dükkân dükkân gezmiye hasredebiliyordu. Hattâ, sonraları öğrendiğime göre, aldığı maaş kendisinin ve karısının giyimine ancak yetmekte, iki kayınbiraderin eline geçen otuz beşer liradan da bir hayır olmadığı için, evin bütün masrafı bizim Raif Efendinin cılız ücretine yüklenmekte idi. Buna rağmen, evde zavallı ihtiyardan başka herkesin borusu ötüyordu. Raif Efendinin, daha kırk yaşına gelmeden ihtiyarlıyan, gevşemiş etleri, göbeğine kadar sarkan memeleriyle acayip bir şişmanlığı birleştiren karısı Mihrive Hanım, bütün gününü mutfakta yemek pişirmek, boş zamanlarında yığın yığın çocuk çorabı yamamak ve kızkardeşinin birbirinden haşarı «yumurcaklarına» bakmakla geçirdiği halde, bir türlü ev halkına yaranamıyordu. Hiç kimse evin nasıl döndüğünü sormuyor, sadece, kendisini çok daha yüksek bir hayata lâyık gördüğü için, yemekleri beğenmemek, her şeye dudak büküp burun kıvırmak suretiyle, yeni bir tatsızlık çıkarıyordu. Nurettin Bey: «Bu ne biçim şey canım?» derken âdeta: «Benim verdiğim yüzlerce lira nereye gidiyor Allah aşkına?» demek ister gibiydi. Boyunlarına yedi liralık eşarp takan kayınbiraderler ise: «Ben bu yemeği sevmedim, bana yumurta pişir…» Yahut: «Ben doymadım, bana sucuk kızartıver!» diye Mihriye ablalarını sofradan kaldırıp mutfağa yollamaktan hiç çekinmiyorlar, sonra da, her hangi bir akşam ekmek almak için on bir kuruş lâzım olunca, bunu ceplerinden vermiye kıyamıyarak, odasında hasta yatan Raif Efendiyi daldığı uykudan uyandırıyorlar; bu da yetmiyormuş gibi onun niçin hâlâ iyi olmadığına ve bakkala kendisi gitmediğine kızıyorlardı.
Evin, misafirlerin gözüne görünmiyen kısımlarındaki perişanlığına mukabil, holdeki ve misafir odasındaki intizam bir dereceye kadar Neclânın eseri idi. Fakat ötekiler de, temasta bulundukları ahbaplarına karşı evlerinin suratına bu şekilde bir maske geçirmeği muvafık bulmuşlardı.
Bu yüzden, hattâ kendileri de iştirak etmek suretiyle, mobilya mağazalarına senelerce taksit ödemişler, bir hayli sıkıntıya katlanmışlardı. Fakat şimdi kırmızı kadife takımlar misafirleri takdirle başlarını sallamağa sevkediyor ve on iki lâmbalı radyo, bütün mahalleyi gürültüye boğabiliyordu. Camekânlı büfede dizili duran altın yaldızlı kristal içki takımı ise, sık sık getirip beraber rakı içtiği arkadaşlarına karşı Nurettin beyi asla küçük düşürmüyordu.
Bütün bu yükleri çeken Raif Efendi olduğu halde, evde onun yokluğu ile varlığı müsavi gibiydi. En küçüğünden en büyüğüne kadar herkes onu farketmez görünüyordu . Kendisiyle gündelik ihtiyaçlardan ve para meselelerinden başka bir şey konuşmazlardı; çok kere bunları da Mihriye Hanım vasıtasiyle halletmeği tercih ediyorlardı. Sanki cansız bir makine sabahleyin birtakım siparişlerle dışarı bırakılıyor, akşam üzeri kolları dolu bir halde dönüyordu. Beş sene evvel, Ferhunde Hanımla evlenmek istediği sıralarda, Raif Beyin peşini bırakmıyan, ona hoş görünmek için türlü türlü roller yapan, nişandan sonra eve her gelişinde müstakbel bacanağına da gönül alacak bir şey getirmeyi unutmıyan Nurettin Bey bile, şimdi bu kadar mânâsız bir insanla ayni evde oturmaktan sıkılır gibiydi. Onun niçin daha fazla para kazanmadığına, niçin daha lüks bir hayat temin etmediğine kızıyorlar, fakat ayni zamanda onun bir hiç, ehemmiyetsiz ve kıymetsiz bir sıfır olduğundan emin bulunuyorlardı. Oldukça aklı başında bir insana benziyen Neclâ ile, henüz ilk mektebe devam eden Nurten bile, ihtimal eniştelerinin, teyzelerinin ve dayılarının tesirleriyle, babalarına karşı umumî havaya uymuşlardı. Ona gösterdikleri sevgide, bir angarya savarmış gibi bir acelelik; onun hastalığiyle alâkalarında, bir fıkaraya gösterilen yalancı merhamet gibi bir özentilik vardı. Yalnız karısı, senelerden beri bir saniye bile hafiflemiyen işler ve geçim dertleriyle biraz aptallaşmışa benziyen Mihriye Hanım, kocasiyle elinden geldiği kadar meşgul oluyor, onun kendi evlâtları tarafından küçük görülmemesi, horlanmaması için gayret ediyordu.
Akşam yemeğinde bir misafir bulunduğu zaman kardeşlerinin veya Nurettin Beyin: «Eniştem gidip alıversin!» diye yüksek sesle emretmelerine meydan vermemek için kocasını yatak odasına çekerek tatlı olmıya çalışan bir sesle: «Hadi, şu bakkaldan sekiz yumurta ile bir şişe rakı alıver. Şimdi onları sofradan kaldırmıyalım!» diyor, fakat kocasının ve kendisinin bu sofralara neden oturmadıklarını, kırk yılda bir bunu yapacak olurlarsa, neden âdeta diğerlerine karşı bir saygısızlıkta bulunmuşlar gibi rahatsız bakışlarla karşılaştıklarını artık kendisi de düşünmüyor, belki bunu fark bile etmiyordu.
Raif Efendinin de karısına karşı garip bir rikkati vardı. Aylardan beri sırtına bir kere bile mutfak elbisesinden başka bir şey giymiye vakit bulamıyan bu kadına hakikaten acır gibiydi. Arasıra:
«Nasılsın, Hanım, bugün çok yoruldun mu?» diye sorar, bazan onu karşısına alarak çocukların sınıf geçme vaziyeti, yaklaşan bayramın masrafları hakkında konuşurdu.
Fakat diğer aile efradına karşı en küçük bir manevî bağla merbut olduğunu gösterecek alâmetler yoktu. Bazan büyük kızına gözlerini diker, ondan bir şeyler, sıcak, tatlı bir şeyler bekler gibi dururdu. Fakat bu anlar çabucak geçer, çocuğunun mânâsız bir kırıtışı, yersiz bir gülüşü ile sanki aradaki boşluk birdenbire kendini gösteriverirdi.
Raif Efendinin bu halleri üzerinde çok düşündüm. Böyle bir adamın -nasıl bir adamın, bunu ben de bilmiyordum, fakat onun göründüğü gibi olmadığına emindim- evet, böyle bir adamın kendisine en yakın insanlardan istiyerek kaçmasına imkân yoktu. Bütün mesele, etrafındakilerin onu tanımamasında idi ve o da kendini tanıtmak için her hangi bir teşebbüste bulunacak adam değildi. Bundan sonra aradaki buzu çözmiye, bu insanların birbirlerine karşı duydukları müthiş yabancılığı gidermiye imkân yoktu. İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi resgele dolaşmağı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmağı tercih ediyorlar.
Yalnız, söylediğim gibi, Raif Efendi büyük kızından, Neclâdan bir şeyler bekler gibiydi. Yüzünün hareketlerinde, ağzını, ellerini oynatmakta boyalı teyzesini taklit eden ve bütün manevî kuvvetini de eniştesinin ukalâlığından alan bu kızın, bu kalın dış kabuklara rağmen içinde sahici insandan bir şeyler kaldığını zannetirecek alâmetler mevcuttu . Babasına karşı arsızlığını hakaret derecesine getirmiye çalışan kardeşi Nurteni azarlayışında bazan hakikî bir infial seziliyor, sofrada veya odada Raif Efendiden pek istihfafla bahsedildiği sıralarda hızla kapıyı vurup çıktığı oluyordu. Fakat bu haller, içinde saklanıp kalmış olan insanlığın arasıra nefes almak için yaptığı hamlelerden ibaretti ve muhitinin senelerce sabırlı bir çalışma ile vücuda getirdiği sahte şahsiyet, asıl hüviyetinin baş kaldırmasına meydan vermiyecek kadar kuvvetliydi.
Fakat, belki de gençliğimin verdiği bir tahammülsüzlükle, Raif Efendinin bu âdeta korkunç sessizliğine kızıyordum. Şirkette olsun, evde olsun, kendisine ruhan tamamen yabancı insanların onu adamdan saymamalarını hoş görmekle kalmıyor, bunda âdeta bir nevi isabet de buluyordu. Gerçi etrafları tarafından anlaşılmıyan, haklarında daima yanlış hükümler verilen insanların zamanla bu yalnızlıklarından bir gurur ve acı bir zevk duymıya başladıklarını biliyordum, fakat hiçbir zaman etrafın bu hareketini haklı bulacaklarını tasavvur edemiyordum.
Birçok vesilelerle, onun hisleri kütleşmiş bir adam olmadığını farketmiştim. Hattâ bunun aksine olarak çok alıngan, gayet ince görüşlü ve dikkatli idi. Yalnız önüne bakar gibi duran gözlerinden hiç bir şey kaçmıyordu. Bir gün bana getirilecek kahve için kızlarının dışarıda birbirleriyle yavaş sesle: «Sen pişir!» diye münakaşa ettiklerini duymuş, hiç sesini çıkarmamış, fakat on gün sonra ikinci bir defa evlerine gidişimde hemen dışarı seslenerek:
«Kahve pişirmeyin, içmiyor!» demişti.
Kendisine ağır gelen bir hâdisenin tekrarını görmemek için yaptığı bu harekette beni kendisine mahrem etmiş olması, ona daha çok bağlanmama sebeboldu.
Hâlâ daha bir şey konuşmamıştık. Fakat artık buna hayret etmiyordum. Onun sessiz sadasız yaşayışı, tahammül edişi, insanların zâflarına merhametle ve edepsizliklerine eğlenerek bakışı kâfi bir ifade değil miydi? Beraber yürüdüğümüz zamanlar yanımda gidenin bir insan olduğunu bütün kuvvetimle hissetmiyor muydum? Bu sıralarda, insanların birbirlerini aramaları, bulmaları ve birbirlerinin içini seyretmeleri için konuşmanın neden muhakkak surette lâzım olmadığını, neden bazı şairlerin boyuna, tabiatın güzelliği karşısında yanlarında konuşmadan gidecek birini aradıklarını anladım. Yanımda ağzını açmadan yürüyen, karşımda ses çıkarmadan çalışan bu adamdan, ne öğrendiğimi iyice bilmediğim halde, bana senelerce ders veren birinden öğrenebileceğimden çok daha fazla şeyler öğrendiğime emindim.
Onun da benden memnun olduğunu hissediyordum. Her insana, ve ilk tanıştığımız sıralarda bana karşı gösterdiği o ürkek ve çekingen hali kalmamıştı. Yalnız bazı günler birdenbire vahşileşiyor, gözleri bütün ifadesini kaybediyor, küçülüyor ve kendisine hitap edildiği zaman yavaş, fakat her türlü yakınlaşmağı meneden bir sesle cevap veriyordu. Böyle zamanlarında tercüme yapmayı da ihmal ediyor, çok kere kalemi yanına bırakarak saatlerce önündeki kâğıtları seyrediyordu. Onun şimdi bütün mesafelerin ve zamanın arkasına çekilmiş olduğunu ve oraya kimseyi bırakmıyacağını seziyor ve hiç sokulmak teşebbüsünde bulunmuyordum. Yalnız içimi bir endişe kaplıyordu: çünkü Raif Efendinin hastalıklarının, garip bir tesadüfle, ekseriya böyle günleri takibettiğini farketmiştim. Bunun sebebini pek çabuk, fakat pek hazin bir şekilde öğrendim. Fakat herşeyi sırasiyle anlatacağım.
Şubat ortalarında bir gün Raif Efendi gene şirkete gelmedi. Akşam üzeri evine uğradığım zaman kapıyı karısı Mihriye Hanım açtı.
«Buyurun, siz misiniz?» dedi. «Biraz evvel uykuya daldı… İsterseniz uyandırayım!»
«Hayır! Rahatsız etmeyin… Nasıl?» dedim.
Kadın beni misafir odasına aldı:
«Ateşi var. Bu sefer sancıdan da bahsediyor!» Sonra, şikâyet eden bir sesle ilâve etti: «Ah oğlum, kendine de hiç dikkat etmiyor… Çocuk değil ki… Ortada hiçbir şey yokken birden nevri dönüyor… Ne oluyor bilmem… Oturup insanla iki lâf etmez ki… Başını alıp gidiyor… Sonra da işte böyle yatağa seriliveriyor…»
Bu sırada yandaki odadan Raif Efendinin sesi işitildi. Kadın çabucak oraya koştu. Ben hayret içinde kaldım. Sıhhatine bu kadar dikkat eden, yün fanilâlar, atkılar içinde kendini nasıl muhafaza edeceğini bilmiyen bu adamın her hangi bir ihtiyatsızlıkta bulunacağına ihtimal verilebilir miydi?