İçeriğe geç
13 Ekim 2026, Salı Günün dizesi: “Yâ Rab bela-yı aşk ile kıl âşîna beni”

Kürk Mantolu Madonna · Sabahattin Ali

Kürk Mantolu Madonna — 3. Bölüm

3 / 12 16 dk okuma

Mihriye hanım tekrar gelerek:

«Kapı çalınca uyanmış. Buyurun!» dedi.

Reklam

Raif Efendinin halini bu sefer biraz düşkün buldum. Benzi pek sarı, nefesi pek süratli idi. Her zamanki çocukça tebessümü bana daha ziyade yüzün adalelerini yoran bir sırıtma gibi geldi. Gözleri de, camların altında, daha derine kaçmışa benziyordu.

«Ne oldunuz gene Raif Bey, geçmiş olsun!» dedim.

«Teşekkür ederim!»

Sesinde hafif bir kısıklık vardı. Öksürdüğü zaman göğsü adamakıllı sarsılıyor ve hırıldıyordu.

Merakımı çabucak gidermek için sordum:

«Kendinizi nasıl üşüttünüz? Her halde soğukalgınlığı olacak!…»

Uzun müddet yatağının beyaz örtüsüne bakarak durdu. Çocuklariyle karısının beyaz karyolaları arasına sıkışmış duran küçük bir demir soba, odayı fazla sıcak yapmıştı. Buna rağmen karşımdaki üşür görünüyordu. Yorganını boğazına kadar çekerek:

«Evet, soğuk aldım galiba!» dedi. «Dün akşam yemekten sonra biraz dışarı çıkmıştım…»

«Bir yere mi gittiniz?»

«Hayır… Şöyle azıcık dolaşmak istedim… Ne bileyim.. İçim sıkıldı galiba…»

Onun her hangi bir şeye içi sıkıldığını söylemesi beni şaşırttı.

«Biraz fazla yürümüşüm… Ziraat Enstitüleri tarafına gitmiştim… Keçiören yokuşunun alt başına kadar gelmişim… Hızlı mı yürüdüm nedir… Sıcak bastı… Önümü açtım… Hava da rüzgârlıydı… Biraz da kar sepeliyordu… Her halde üşüdüm…»

Gece vakti, kar ve rüzgârda, tenha yollarda, göğsünü bağrını açarak saatlerce dolaşmak Raif Efendiden beklenir şey değildi.

«Bir şeye mi canınız sıkıldı?» dedim.

Telâşla cevap verdi:

«Yok canım… Arasıra olur… Gece vakti yalnız başıma dolaşmak isterim. Kim bilir, evin gürültüsü mü canımı sıkıyor nedir!…»

Sonra, fazla söylemiş olmaktan korkar gibi acele acele:

«İnsan ihtiyarladıkça böyle oluyor galiba!» dedi. «Çoluk çocuğun ne kabahati var!»

Dışarıda gene gürültü, hızlı konuşmalar başlamıştı. Mektepten dönen büyük kız içeri girdi, babasının yanaklarını öptü:

«Nasıl oldun babacığım?»

Sonra bana dönerek elimi sıktı:

«Efendim, hep böyle oluyor… Arasıra aklına esip: ben biraz kahveye gideceğim! diyor, sonra da, kendini orada mı üşütüyor, yolda mı üşüyor nedir, hastalanıveriyor.. Kaç defadır böyle oldu… Kahvede ne var bilmem!»

Paltosunu sıyırıp bir iskemlenin üzerine attıktan sonra, hemen dışarı çıktı. Raif Efendinin bu hallerine alışmışa benziyor ve fazla ehemmiyet vermiyordu.

Hastanın yüzüne baktım. O da gözlerini bana çevirmişti ve bunlarda hiçbir izah, hiçbir hayret yoktu. Ben ev halkına niçin bu yalanı söylediğini değil, bana niçin hakikati söylediğini merak ediyor, fakat bundan biraz da gurur duyuyordum: Bir insana başkalarından daha yakın olmanın gururunu.

Dışarı çıkıp evin yolunu tuttuğum sırada düşünmeğe daldım. Acaba Raif Efendi hakikaten basit ve içerisi bomboş bir adam değil miydi? Hayatta hiçbir gayesi, hiç bir ihtirası olmadığı, insanlara, kendisine en yakın olanlara karşı bile, bir alâka duymadığı muhakkaktı… Şu halde ne istiyordu?. Onu gece vakti sokaklara düşüren acaba içinin bu boşluğu, hayatının bu gayesizliği değil miydi?..

Bu sırada, oturduğum otelin önüne geldiğimi gördüm. Burada, iki karyolanın zor sığdığı bir odada bir arkadaşla beraber oturuyorduk. Saat sekizi geçiyordu. Canım yemek istemediği için odama çıkmağı ve biraz kitap okumağı düşündüm, fakat derhal vazgeçtim: Otelin altındaki kahvede gramofon tam bu saatlerde sesini son haddine kadar yükseltiyor ve yanıbaşımızdaki odada yatan Suriyeli bar artisti, işine gitmek için tuvalet yaparken arapça şarkılarının en cırlaklarını bu sıralarda söylüyordu. Geriye dönerek kenarları çamurlu asfalt üzerinde Keçiören istikametinde yürüdüm. Yolun iki tarafında evvelâ otomobil tamir atelyeleri, basık salaş kahveleri vardı. Sonra sağ tarafta, tepeye doğru tırmanan evler, solda, biraz çukurda, yapraklarını dökmüş ağaçlariyle bahçeler başladı. Yakamı kaldırdım. Hızlı ve rutubetli bir rüzgâr esiyordu. İçimde, ancak sarhoş olduğum zamanlar hissettiğim, müthiş bir yürümek ve koşmak arzusu vardı. Saatlerce, günlerce gidebileceğimi zannediyordum. Etrafıma bakmayı unutmuş, bir hayli ilerlemiştim. Rüzgâr çoğaldığı için âdeta göğsümden biri iter gibi oluyor, bu kuvvetle mücadele ederek ilerlemek bana zevk veriyordu.

Birdenbire niçin buralara geldiğimi düşündüm… Hiç… Sebep filân yoktu… Karar vermeden yürüyüp gelmiştim. Yolun iki tarafındaki ağaçlar rüzgârdan inliyor ve gökyüzünde bulutlar, büyük bir hızla koşup gidiyordu İlerideki siyah ve kayalık tepeler henüz biraz aydınlıktı ve onlara sürünüp geçen bulutlar sanki buralarda kendilerinden birer parça bırakıyorlardı. Gözlerimi yumarak ilerliyor ve ıslak havayı içime çekiyordum. Kafamdan söküp attığım sual tekrar belirdi: Niçin buralara geldim?.. Rüzgâr dün akşamkine pek benziyordu, belki biraz sonra kar da sepelemiye başlıyacaktı… Dün akşam burlarda başka bir adam, gözlükleri buğulanarak, şapkası elinde ve göğsü bağrı açık, koşar gibi yürüyordu… Rüzgâr kısa ve seyrek saçlarının arasına giriyor, kimbilir nasıl tutuşan başına dıştan bir serinlik veriyordu. Bu başın içinde neler vardı? Bu baş, bu hasta, bu yaşlı vücudu neden buralara sürüklemişti? Raif Efendinin o karanlık ve soğuk gecenin içinde nasıl yürüdüğünü, yüzünün nasıl bir şekil aldığını tasavvur etmek istiyordum. Buraya neden geldiğimi şimdi anlamıştım: Onu ve onun kafasının içinden geçenleri burada daha iyi göreceğimi zannediyordum. Fakat işte ben, şapkamı uçurmak istiyen rüzgârdan, uğuldayan ağaçlardan ve koşup giderken birçok şekillere giren bulutlardan başka bir şey görmüyordum. Onun yaşadığı yerde yaşamak, onun gibi yaşamak demek değildi.. Bunu zannetmek için pek saf ve ancak benim kadar gafil olmak lâzımdı.

Hızlı hızlı otele döndüm. Kahvenin gramofonu ve Suriyeli kadının şarkısı kesilmişti. Arkadaşım yatağına uzanmış kitap okuyordu. Bana yandan bir göz attı:

«Ne o, çapkınlıktan mı geliyorsun?» dedi.

İnsanlar birbirlerini ne kadar iyi anlıyorlardı… Bir de ben bu halimle kalkıp başka bir insanın kafasının içini tahlil etmek, onun düz veya karışık ruhunu görmek istiyordum. Dünyanın en basit, en zavallı, hattâ en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!… Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahlûku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rasgeldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatiyle öteye geçiveriyoruz?

Uzun zaman uyuyamadım. Raif Efendi beyaz örtülü yatağında, kızlarının genç vücutlariyle karısının yorgun uzuvlarından odaya yayılan havayı koklıyarak, ateşler içinde yatıyordu. Gözleri kapalıydı ve ruhu kimbilir nerelerde, nerelerde dolaşıyordu?…

Bu sefer Raif Efendinin hastalığı biraz uzunca sürdü. Her zamanki gibi basit bir soğukalgınlığına benzemiyordu. Nurettin Beyin getirdiği ihtiyar doktor, hardal lapası tavsiye etti ve öksürük ilâcı yazdı. Ben iki üç akşamda bir uğruyor ve her defasında onu biraz daha çökmüş buluyordum. Fakat kendisi fazla telâş etmiyor ve hastalığına ehemmiyet vermez görünüyordu. Belki de ev halkını telâşlandırmaktan çekiniyordu. Mihriye Hanımla Neclânın halleri hakikaten insana endişe verecek gibiydi. Senelerdenberi iş yapmaktan düşünmeyi bile unutmuşa benziyen kadın, büyük bir şaşkınlık içinde hastanın odasına girip çıkıyor, arkasına hardal lâpası korken elinden havluları veya tabağı düşürüyor, içerde veya dışarda daima bir şey unutuyor ve hiç durmadan aranıyordu. Çıplak ayaklarında eğrilmiş topuksuz terlikler ile dört tarafa koştuğunu hâlâ görüyor, ve her rasgeldikleri insana imdat ister gibi takılıp kalan bakışlarını hâlâ üzerimde hissediyorum. Neclâ annesi kadar kendini kaybetmiş olmamakla beraber, büyük bir üzüntü içindeydi. Son günlerde mektebe gitmiyor ve babasını bekliyordu. Akşam üzerleri hastayı yoklamıya geldiğim zaman kızarmış ve şişmiş gözlerinden onun biraz evvel ağlamış olduğunu farkediyordum. Fakat bütün bunlar Raif Efendiyi daha çok sıkıyor gibiydi. Yalnız kaldığımız zamanlar bundan şikâyet etmiş, hattâ bir kere:

«Yahu, ne oluyor bunlara? Hemen ölüyor muyuz?» diye söylenmişti. «Ölsek ne olacak sanki… Onlara ne? Ben onlar için neyim?…» sonra, daha acı ve insafsız bir tavırla ilâve etmişti:

«Ben onlar için hiçbir şey değilim… Hiçbir şey değildim… Senelerden beri ayni evde beraber yaşadık… Bu adam kimdir diye merak etmediler… Şimdi çekilip gideceğimden korkuyorlar…»

«Aman Raif Bey,» dedim. «Bunlar ne biçim lâflar… Gerçi biraz fazla telâş ediyorlar, ama bunu böyle tefsir etmek doğru değil… Karınız ve kızınız!»

«Evet, karım ve kızım… Ama işte o kadar…»

Başını öte tarafa çevirdi. Son sözlerinden bir şey anlamamış ve başka bir şey sormaktan çekinmiştim.

Nurettin Bey, ev halkını teskin için bir dahiliye mütehassısı getirdi. Bu adam uzun uzun muayeneden sonra hastalığın zatürrie olduğunu söyledi ve etrafındakilerin şaşkınlığını görünce:

«Yok canım, o kadar mühim değil… Maşallah bünyesi mukavim, kalbi de sağlam, atlatır. Yalnız dikkat etmek lâzım… Üşütmeyin. Hattâ hastaneye kaldırsanız daha iyi olur!» dedi.

Mihriye hanım hastane lâfını duyunca büsbütün kendini bıraktı. Holdeki iskemlelerden birine çökerek avaz avaz ağlamıya başladı. Nurettin Bey de, haysiyetine dokunulmuş gibi yüzünü buruşturarak:

«Ne münasebet?» dedi. «Evinde her halde hastaneden iyi bakılır!»

Doktor omuzlarını silkerek gitti.

Raif Efendi evvelâ hastaneye gitmeği istiyor, «Orada hiç olmazsa kafamı dinlerim!» diyordu. Yalnız kalmak istediği her halinden belli idi, fakat etrafındakilerin bunu nekadar şiddetle reddettiklerini görünce, o da sesini çıkarmaz oldu. Yüzünde ümitsiz bir tebessümle: «Beni orada da rahat bırakmazlar ki!» diye mırıldandı.

Bir gün, hâlâ aklımdadır, bir cuma günü akşamı Raif Efendinin başucundaki iskemleye oturmuş, hiç konuşmadan, onun göğsü hırıldıyarak nefes alışını seyrediyordum. Odada başka kimse yoktu. Yanıbaşındaki komodinin üzerinde, ilâç şişelerinin arasında duran büyük bir cep saati odayı madenî bir sesle dolduruyordu. Hasta, çukura kaçan gözlerini açarak:

«Bugün biraz iyiyim!» dedi.

«Elbette… Hep böyle devam edecek değil ya…»

O zaman, âdeta müteessir bir eda ile:

«Peki ama, bu daha nekadar devam edecek…» diye sordu.

Sualinin hakikî mânasını anlamış ve dehşete düşmüştüm. Sesindeki bıkkınlık onun ne kasdettiğini gösteriyordu.

«Ne oluyorsunuz Raif Bey?» dedim.

Gözlerini gözlerime dikerek, ısrarla sordu:

«Peki ama, ne lüzum var? Yetmez mi artık?…»

Bu sırada Mihriye hanım içeri girdi. Bana sokularak:

«Bugün iyice!» dedi, «Artık bunu da atlattı inşallah!»

Sonra kocasına döndü:

«Pazara çamaşır yıkanacak… Şu senin havluyu Beyefendi getiriverse!»

Raif Efendi peki makamında başını salladı. Kadın dolapta bir şeyler arayıp aldıktan sonra tekrar çıktı. Hastanın halindeki ufak bir iyilik karısının bütün telâş ve heyecanlarını alıp götürmüştü. Şimdi kafası eskisi gibi ev dertleri, yemek ve çamaşır işleriyle doluydu. Bütün basit insanlarda olduğu gibi, kederden sevince, heyecandan sükûnete çabucak geçiyor ve bütün kadınlar gibi her şeyi çabucak unutuyordu. Raif Efendinin gözlerinde, hüzün dolu ve derin bir gülümseme vardı. Karyolanın ayakucunda asılı duran ceketini başiyle göstererek:

«Şurada, sağ cebimde bir anahtar olacak, onu al da, benim masanın üst gözünü aç. Hanımın söylediği havluyu getiriver… Zahmet olacak ama…» dedi.

«Yarın akşam getiririm!»

Gözlerini tavana dikerek uzun müddet sustu. Birdenbire başını bana çevirdi:

«Orada, gözün içinde ne varsa hepsini getir!» dedi. «Ne varsa… Bizim hanım galiba benim bir daha şirkete gidemiyeceğimi sezdi… Bizim yolculuk artık başka yere…»

Tekrar başı yastığa gömüldü.

Ertesi günü akşam üzeri şirketten ayrılmadan evvel Raif Efendinin masasına gittim. Sağ tarafta üstüste üç göz vardı. Evvelâ alttakileri açtım; biri bomboştu, ötekinde birtakım kâğıtlar ve tercüme müsveddeleri vardı. Üst göze anahtarı sokarken ürperdim: Raif Efendinin senelerdenberi oturduğu iskemlede olduğumu ve onun her gün birkaç defa yaptığı hareketi tekrar ettiğimi şimdi farketmiştim. Acele ile gözü çektim. Burası da boş gibiydi. Yalnız bir kenarda oldukça kirli bir havlu, gazete kâğıdına sarılmış bir sabun parçası, bir sefertası gözü, bir çatal ve Singer marka burgulu bir çakı vardı. Bunları çabucak bir kâğıda sardım. Gözü yerine iterek ayağa kalktım, fakat arka taraflarda herhangi bir şeyin kalmış olabileceği aklıma gelerek gözü yeniden çektim ve elimle içini araştırdım. Hakikaten tâ dipte defter gibi bir şey vardı. Onu da alarak diğer eşyanın arasına koydum ve dışarı fırladım. Odanın içinde kaldıkça, Raif Efendinin bir daha bu iskemleye oturmaması ve bu çekmeceyi bir daha açmaması ihtimali zihnimden çıkmıyordu.

Evde gene büyük bir telaşla karşılaştım. Kapıyı Neclâ açtı ve beni görünce: «Sormayın, sormayın!» diye başını salladı. Âdeta aile efradından biri gibi olmuştum ve ev halkı beni yabancı telâkki etmiyordu. Genç kız:

«Babam gene fenalaştı!» dedi. «Bugün iki defa fenalık geldi. Çok korktuk. Eniştem doktor getirdi, şimdi yanında … İğne yapıyor…» Ve hemen hastanın odasına daldı.

Reklam

İçeri girmedim. Holdeki iskemlelerden birine oturarak kâğıda sarılı paketi önüme koydum. Mihriye Hanım bir kaç kere dışarı çıktığı halde bu zavallı eşyayı ona vermiye utanıyordum. İçerde bir insan caniyle uğraşırken onun yakınlarından birine kirli bir havlu ve eski bir çatal uzatmak pek münasebetsiz bir şey olurdu. Ayağa kalkıp ortadaki büyük masanın etrafında dolaştım. Büfenin aynasında kendimi gördüğüm zaman oldukça şaşırdım. Sapsarı kesilmiştim. Kalbim hızla atmıya başladı. Kim olursa olsun, bir insanın yaşamakla ölmek arasındaki büyük köprüde çabalaması korkunç bir şeydi. Sonra, onun en yakınları: karısı, kızları, akrabaları dururken, benim onlardan fazla alâka ve teessür göstermiye hakkım olmadığını düşündüm.

Bu sırada gözüm misafir odasının aralık kapısından içeri ilişti. Biraz yaklaşıp bakınca Raif Efendinin kayınbiraderleri Cihatla Vedadı gördüm. Bir kanapeye yanyana oturmuşlar, sigara içiyorlardı. Müthiş bir iç sıkıntısiyle kıvrandıkları ve evi bırakıp çıkamadıkları için kendi kendilerine içerledikleri belli idi. Nurten bir koltuğa oturmuş, başını koluna dayamıştı; ağlıyor, yahut uyuyordu.

Biraz ötede, Raif Efendinin baldızı Ferhunde. iki çocuğunu kucağına oturtmuş, onların gürültü etmelerine mâni olmak için bir şeyler söylüyor, fakat her halinden, çocuk avutmanın nekadar acemisi olduğu anlaşılıyordu.

Hastanın kapısı açıldı ve doktor, arkasında Nurettin Beyle beraber, çıktı. Bütün lâkaytlığına rağmen canı sıkılmış bir hali vardı.

«Yanından ayrılmayın ve akse gelirse o iğnelerden yapın» diyordu.

Nurettin bey kaşlarını çatarak sordu:

«Tehlikeli mi?»

Doktor, böyle vaziyetlerde her meslektaşının verdiği cevapla mukabele etti:

«Belli olmaz!»

Ve başka suallere maruz kalmamak, hele hastanın karısı tarafından taciz edilmemek için paltosunu ve şapkasını çabucak giydi ve Nurettin Beyin daha evvel avucunda hazırlamış olduğu üç gümüş lirayı yüzünü buruşturup alarak, evi terketti.

Yavaşça hastanın kapısına sokuldum. İçeri baktım. Mihriye Hanımla Neclâ, büyük bir merakla, önlerinde gözleri kapalı yatan adama bakıyorlardı. Genç kız beni görünce başiyle işaret ederek çağırdı. Şimdi annesiyle beraber, hastanın halinin bende uyandıracağı tesiri görmek istiyorlardı. Bunu farkettiğim için bütün kuvvetimle kendime hâkim olmıya çalıştım. Gördüğümden müsterih olmuş gibi bir tavırla hafifçe başımı salladım. Sonra, sol tarafımda âdeta başbaşa vermiş duran kadınlara dönerek, zoraki bir gülümseme ile:

«Korkulacak bir şey yok herhalde… Atlatacak inşallah!» dedim.

Hasta gözlerini araladı, tanıyamamış gibi bana bir müddet baktı. Sonra büyük bir gayret sarfederek başını karısına ve kızına çevirdi, anlaşılmaz birkaç kelime mırıldandı, yüzünü buruşturarak birtakım işaretler yaptı.

Neclâ sokuldu:

«Bir şey mi istedin babacığım?»

«Hadi, siz biraz çıkın!»

Sesi pek hafif ve kesikti.

Mihriye Hanım bize işaret etti. Fakat bunu gören hasta, elini yataktan dışarı çıkararak bileğimden yakaladı ve:

«Sen gitme!» dedi.

Kadınlar biraz şaşırmıştılar. Neclâ:

«Babacığım, kolunu çıkarmasana!…» diye söylendi.

Raif Efendi: «Biliyorum, biliyorum!» demek istiyen bir hareketle çabuk çabuk başını salladı ve onlara, çıkmaları için, tekrar işaret etti.

İki kadın da yüzüme sorucu gözlerle bakarak odayı terkettiler.

O zaman Raif Efendi, tamamen unutmuş olduğum, elimdeki paketi gösterdi:

«Hepsini getirdin mi?»

Evvelâ anlıyamıyarak yüzüne baktım. Bu kadar merasim bunu sormak için miydi? Hasta hâlâ yüzüme bakıyor ve gözleri, büyük bir merak içinde imiş gibi parlıyordu.

İlk defa bu anda mahut siyah kaplı defteri hatırladım. Onu bir kere bile açıp bakmamış, içinde ne olduğunu merak etmemiştim. Raif Efendinin bu neviden bir defteri olacağı aklıma bile gelmezdi.

Paketi süratle açıp içindeki havlu vesaireyi kapının arkasındaki bir iskemlenin üzerine koydum. Sonra defteri elime alarak Raif Efendiye gösterdim:

«Bunu mu istiyordunuz!»

Başiyle «Evet» diye işaret etti.

Yavaşça defterin yapraklarını karıştırdım. İçimde mukavemet edilmez bir merakın gitgide büyüdüğünü hissediyordum. Tek çizgili sahifelerde, iri ve intizamsız harfler, gayet acele yazıldığı belli satırlar vardı. İlk sahifeye bir göz attım, serlevha filân yoktu. Sağ tarafta 20 haziran 1933 tarihi ve hemen bunun altında şu satırlar vardı:

«Dün başımdan garip bir hâdise geçti ve bana on sene evvelki başka birtakım hâdiseleri yeniden yaşattı…»

Alt tarafını okuyamadım. Raif Efendi tekrar kolunu çıkarmış ve elimi tutmuştu.

«Okuma!» dedi ve başiyle odanın karşı tarafını işaret ederek mırıldandı:

«Onu şuraya at!…»

Gösterdiği tarafa baktım. Mika levhaların arkasında parlıyan kızıl gözleriyle demir sobayı gördüm.

«Sobaya mı?»

«Evet!»

Bu anda merakım büsbütün arttı. Raif Efendinin defterini ellerimle yok etmek, benim için imkânsızdı:

«Ne münasebet, Raif Bey!» dedim. «Yazık değil mi? Size uzun zaman arkadaş olmuş bir defteri mânâsız yere yakmak doğru mu?»

«Lüzumu yok!» dedi ve başiyle tekrar sobayı gösterdi.

«Artık lüzumu yok!»

Onu bu fikirden vazgeçirmenin mümkün olmıyacağını anladım. Herkesten sakladığı ruhunu ihtimal ki bu deftere dökmüştü ve şimdi onunla beraber gitmek istiyordu.

İnsanlara kendinden hiçbir şey bırakmak istemiyen ve yalnızlığını, ölüme giderken bile beraber alan bu adama karşı içimde nihayetsiz bir merhamet ve onun mukadderatına karşı nihayetsiz bir alâka uyandı.

«Sizi anlıyorum Raif Bey!» dedim. «Evet, gayet iyi anlıyorum . Her şeyinizi insanlardan kıskanmakta haklısınız. Bu defteri yakmak istemeniz de doğru… Fakat bunu bir müddet, hiç olmazsa bir gün geri bırakamaz mısınız?»

Gözleriyle: «Neden?» diye sorarak yüzüme baktı.

Başladığım şeye devam etmek ve son bir çareyi denemek için ona daha çok sokuldum ve kendisine karşı duyduğum bütün alâka ve sevgiyi gözlerimde toplamıya çalıştım .

«Bu defteri bir gece, yalnız bu gece bende bırakmaz mısınız? Bu kadar zaman arkadaşlık ettik, bana kendinize dair hiç bir şey söylemediniz… Sizi merak etmemi tabii bulmuyor musunuz? Bana karşı da bu kadar saklanmıya muhakkak lüzum görüyor musunuz? Dünyada benim için en kıymetli insansınız… Buna rağmen sizin gözünüzde herkes gibi bir hiç olduğumu söyliyerek mi beni bırakip gitmek istiyorsunuz?»

Gözlerim yaşarmıştı. Göğsümün içi titriyerek, sözüme devam ettim. Aylardan beri beni kendisine yaklaştırmaktan kaçan bu adama karşı ruhumda biriken sitemleri de sanki bu anda ortaya döküyordum:

«İnsanlardan itimadınızı çekip almakta belki haklısınız? Fakat bunun istisnaları yok mu?. Olamaz mı? Unutmayın ki siz de bu insanlardan birisiniz… Yaptığınız nihayet mânâsız bir hodbinlik olabilir.»

Bu sözlerin, ağır bir hastaya söylenecek şeyler olmadığını hatırlıyarak sustum. O da susuyordu. Nihayet son bir gayretle:

«Raif bey, siz de beni anlayınız! Sizin sonunda bulunduğunuz yolun ben daha başlarındayım. İnsanları öğrenmek, bilhassa insanların size ne yaptıklarını bilmek istiyorum…» dedim.

Hasta başını şiddetle sallıyarak sözümü kesti. Bir şeyler mırıldanıyordu; eğildim, nefesini yüzümde hissediyordum:

«Hayır, hayır!» diyordu. «İnsanlar bana hiç bir şey yapmadılar… Hiç bir şey… Hep ben… Hep ben…»

Birdenbire sustu ve çenesi göğsüne düştü. Daha hızlı nefes alıyordu. Bu sahnenin onu yorduğu muhakkaktı. Ben de büyük bir ruhî yorgunluk duymıya başlamıştım. Defteri sobaya atıp dışarı kaçmağı düşünüyordum. Hasta tekrar gözlerini açtı:

«Hiç kimsenin kabahati yok… Hattâ benim bile!…»

Sözüne devam edemedi. Öksürüyordu. Nihayet gözleriyle defteri işaret ederek:

«Oku, göreceksin!» dedi. Bunu bekliyormuş gibi hemen siyah kaplı defteri cebime koydum.

«Yarın sabah getirir, gözünüzün önünde yakarım!» dedim. Hasta, biraz evvelki titizliğine hiç benzemiyen bir tavırla: «Ne yaparsan yap!» makamında omuzlarını silkti.

Hayatının en mühim kısımlarını ihtiva ettiği muhakkak olan bu defterle bile artık alâkasını kesmiş bulunduğunu anladım. Ayrılmak için elini öptüm. Doğrulmak istediğim zaman beni bırakmadı, kendine doğru çekti, evvelâ alnımdan, sonra yanaklarımdan öptü. Başımı kaldırınca gözlerinden şakaklarına doğru yaşlar sızdığını gördüm. Raif Efendi bunları saklamak veya silmek için hiç bir harekette bulunmuyor, gözlerini kırpmadan bana bakıyordu. Ben de kendimi tutamamış, ağlamıya başlamıştım; bu, ancak fevkalâde büyük ve sahici kederlerde görülen, sessiz, hıçkırıksız ağlayışlardan biri idi. Ondan ayrılmanın bana güç geleceğini biliyordum. Fakat bunun bu kadar korkunç, bu kadar acı olacağını tasavvur edememiştim.

Raif efendi, tekrar dudaklarını kımıldattı. Duyulur duyulmaz bir sesle:

«Seninle hiç şöyle uzun boylu konuşamadık evlâdım … Yazık!» dedi ve gözlerini kapadı.

Artık birbirimize veda etmiş bulunuyorduk… Kapının önünde bekliyenlere yüzümü göstermemek için âdeta koşarcasına holden geçtim ve sokağa fırladım. Yolda soğuk bir rüzgâr yanaklarımı kuruttu. Hiç durmadan «Yazık… Yazık!…» diye söyleniyordum.

Otele geldiğim zaman arkadaşımı uyumuş buldum. Yatağa girerek başucumdaki küçük lâmbayı yaktım ve derhal Raif Efendinin siyah kaplı mektep defterini okumıya başladım:

İçindekiler
  1. 1. Bölüm
  2. 2. Bölüm
  3. 3. Bölüm
  4. 4. Bölüm
  5. 5. Bölüm
  6. 6. Bölüm
  7. 7. Bölüm
  8. 8. Bölüm
  9. 9. Bölüm
  10. 10. Bölüm
  11. 11. Bölüm
  12. 12. Bölüm
Paylaş