Kürk Mantolu Madonna · Sabahattin Ali
Kürk Mantolu Madonna — 6. Bölüm
Her şarkıdan sonra birkaç alkış duyuluyor ve kadın başiyle orkestraya başka bir şey çalmasını işaret ediyordu. Sonra ayni kaim ve şikâyet dolu sesiyle diğer bir şarkıya başlıyor, beyaz eteklerinin altında kaybolan ayaklarını parkelerin üzerinde sürüyerek masadan masaya ilerliyor ve birbirinin boynuna sarılmış duran sarhoş çiftlerin şucunda , veya içinde neler olup bittiği görülmiyen locaların kapalı perdeleri önünde, başını kemana yaslıyarak, pek usta olmıyan parmaklarını tellerde dolaştırıyordu.
Benim masama yaklaştığını görünce büyük bir telâşa düştüm. Ona nasıl bakacağımı, ne yapacağımı bilmiyordum. Sonra bu halime güldüm. Dün gece yarısı karanlık bir sokakta gördüğü bir adamı tanımasına imkân var mıvdı? Ben onun için her hangi bir delikanlıdan, buraya eğlenmiye ve eğlence arkadaşı bulmıya gelmiş bir müşteriden başka ne olabilirdim ki? Buna rağmen başımı önüme eğmiştim. Onun, yerde sürünmekten uçları tozlanmış eteğini ve bunun altından burnu bir parça dışarı çıkan beyaz, dekolte iskarpinini gördüm. Çorapsızdı. Ayağının üst tarafında, parmaklarının başladığı yerde, projektörün donuk beyaz ışığına rağmen pembeliği belli olan, bir parmak eninde küçük bir kısım vardı. Gözlerim buraya ilişince bütün vücudunu çıplak görmüş gibi bir ürperme ve hicap ile gözlerimi yukarı kaldırdım. Dikkatle bana bakıyordu. Şarkı söylemiyor, yalnız keman çalıyordu. Yüzünde o eğreti gülümseme yoktu. Bakışlarımız karşılaşınca gözleriyle beni dostça selâmladı. Evet, hiç mübalâğaya kaçmadan, hiç sırıtmadan, eski bir dost gibi beni selâmladı. Bunu sadece gözlerini bir kere açıp kapamakla, fakat yanılmama imkân vermiyecek kadar sarih bir şekilde yaptı. Sonra güldü. Bütün yüzüne yayılan, açık, temiz, yalansız bir gülüşle güldü. Eski bir dosta güler gibi güldü… Bir müddet çaldıktan ve beni bir kere daha, bu sefer gözleri ve başiyle selâmladıktan sonra başka masalara gitti.
Yerimden fırlıyarak boynuna sarılmak ve onu ağlıya ağlıya öpmek için müthiş bir arzu duydum. Hayatımdahiç bu kadar mesudolduğumu, içimin bu kadar genişlediğini hatırlamıyordum. Bir insanın diğer bir insanı, hemen hemen hiç bir şey yapmadan, bu kadar mesudetmesi nasıl mümkün oluyordu?. Ahbapça bir selâm ve temiz bir gülüş… Ve ben bu anda başka hiç bir şey istemiyordum. Dünyanın en zengin adamıydım. Gözlerimle onu takibederek mırıldanıyordum: «Sana teşekkür ederim… Teşekkür ederim!..» Ve sergideki resmi seyrederken düşündüklerimin doğru çıktığını görmekle memnun oluyordum. O aynen benim tasavvur ettiğim gibi idi… Başka türlü olsa bana böyle tanıdık gözlerle bakar, selâm verir miydi?
Bir aralık içimden cız diye bir şüphe geçti: Acaba beni birine mi benzetti? dedim. Yoksa dün akşam sokakta kepaze bir halde gördüğü bu çehre kendisine yabancı gelmediği ve beni nereden tanıdığını da bir türlü hatırlıyamadığı için ihtiyata riayet olsun diye mi selâmladı? Fakat yüzünde en küçük bir tereddüt, hâfızasını araştırdığına delâlet edecek bir dalgınlık yoktu… Tam bir emniyetle gözlerimin içine bakmış, sonra gülmüştü. Ne olursa olsun onun bana bu yakınlığı göstermesi beni dünyanın en bahtiyar insanı haline getirmiye yetiyordu. Yüzümde hayatlarından memnun insanların o küstah ve rahat gülüşiyle masamda oturuyor, önüme, etrafıma ve şimdi salonun öteki başına gitmiş olan genç kadına bakıyordum. Koyu renkli, dalgalı ve kısa saçları ensesine dökülmüştü. Çıplak kolları hareket ettikçe beli hafifçe sağa, sola bükülüyor, sırtında ince adale kıpırdamaları oluyordu.
Son şarkısını söyledikten sonra hızlı adımlarla orkestranın arkasında kayboldu, ışıklar tekrar yandı. Ben saadetimin neşesi içinde, hiç bir şey düşünmeden bir müddet durdum. Sonra, «Şimdi ne yapmalı?» diye kendi kendime sordum. Hemen dışarı çıkıp kapının önünde onu beklemeli miydim?… Ne maksatla?… Onunla bir kelime bile konuşmadığım halde, yolunu bekleyip:
«Size evinize kadar refakat edebilir miyim?» dersem hakkımda ne hüküm verirdi?. Bana bir parça alâka göstermesine böyle en beylik bir zampara cümlesiyle mi mukabele edecektim?
En kibar hareketin, hemen çıkıp gitmek ve yarın akşam gene gelmek olduğuna hükmettim. Yavaş yavaş baplığı ilerletirdim… Bir gece için bu kadarı çoktu bile… Zaten küçüklüğümden beri saadeti israf etmekten korkar, bir kısmını ilerisi için saklamak isterdim… Bu hal gerçi birçok fırsatları kaçırmama sebebolurdu, fakat fazlasını istiyerek talihimi ürkütmekten her zaman çekinirdim.
Garsonu çağırmak için etrafıma bakındım. Gözlerim orkestranın arasından geçerek salona doğru gelen kadına ilişti. Elinde kemanı yoktu. Hızlı hızlı yürüyordu. Benim bulunduğum tarafa yaklaştığını görünce etrafıma bakındım… Bana, benim masama geliyordu. Biraz evvelki gibi ahbapça gülüyordu. Önümde durdu ve elini uzatarak:
«Nasılsınız?» dedi.
Ancak bu anda şaşkınlığımdan bir parça kurtuldum ve ayağa kalkmağı akıl ettim.
«Teşekkür ederim… İyiyim!…»
Karşımdaki iskemleye oturdu. Yanaklarına dökülen saçlarını geri atmak için başını silkdi, sonra gözlerini bana dikerek:
«Bana dargınsınız galiba?» dedi.
Büsbütün şaşırdım. Ne demek istediğini anlamadığım için, aklıma bir sürü münasebetsiz ihtimaller geliyordu.
«Hayır,» dedim. «Ne münasebet!»
Sesi hiç yabancı değildi. Yüzünün her hattını ezbere bilişim, hattâ onda, hakikatte mevcut olandan çok daha fazla mânalar buluşum tabiî idi.
Resmini günlerce seyrederek kafama nakşetmiş, sonra bu tasviri, Madonna tablosiyle adamakıllı ikmal etmiştim. Fakat sesi… Bunu herhalde bir yerde duymuş olacaktım. Belki çok uzak zamanlarda, çocukluğumda… Belki de sadece hayalimde.
Bunları düşünmekten kurtulmak için bir hareket yaptım. Mademki o karşımda idi ve benimle konuşuyordu, artık başka şeylerle meşgul olmak lüzumsuz ve mânasızdı.
Kadın tekrar sordu:
«Demek dargın değilsiniz… Peki ama niçin bir daha hiç gelmediniz?»
Eyvah… Beni hakikaten başka birine benzetmişti…«Beni nereden tanıyorsunuz?» diye sormak için dudaklarımı kımıldattım. Pek de dürüst olmıyan bir düşünce ile bundan vazgeçtim. Ya bu sualim üzerine yanıldığını anlar, kısa bir itizar ile kalkıp giderse?
Bu harikulâde güzel rüya nekadar çok devam ederse o kadar iyi idi. Onu kesmiye, yarım bırakmıya, hakikat pahasına da olsa uyanmıya hakkım yoktu.
Kadın benim cevap vermediğimi görünce başka bir suale geçti:
«Annenizden mektup alıyor musunuz?»
Bir saniyeden daha az süren müthiş bir şaşkınlıktan sonra iskemleden fırladım. Onun ellerini yakalıyarak:
«Ah Yarabbi, o sizdiniz ha?» diye bağırdım. Herşeyi anlamıştım. Bu sesi nereden tanıdığımı hatırlıyordum.
Kadın berrak bir kahkaha attı:
«Çok acayip bir çocuksunuz!» dedi.
Bu kahkahayı da hatırladım. Sergide o resmin karşısında dalgın dalgın otururken yanıma gelip bu resimde ne bulduğumu soran, «Anneme benziyor!» dediğim zaman! «Sizde annenizin resmi yok mu?» diyerek kahkahayla gülen kadın buydu… Onu o zaman nasıl olup da tanıyamadığımı bir türlü anlamıyordum. Tablo, aslını görmek kudretini gözlerimden alacak kadar mı beni sarmişti?
«Fakat siz, o zaman hiç o resme benzemiyordunuz!» diye mırıldandım.
«Nereden biliyorsunuz?» dedi. «Yüzüme bakmadınız ki!»
«Hayır, zannetmem… Nasıl olur?»
«Evet, birkaç kere baktınız… Ama nasıl?… Sanki görmemek için!…*
Sonra, hâlâ avuçlarımın içinde duran ellerini çekerek:
Arkadaşlarımın yanma döndüğüm zaman, beni tanımadığınızı söylemedim» dedi. «Yoksa size çok gülerlerdi!»
«Teşekkür ederim!»
Biraz düşündü; gözlerinden bir bulut geçti; birdenbire ciddileşerek:
«E, hâlâ öyle bir anneniz olmasını istiyor musunuz?» dedi.
İlk anda hatırlamıyarak durdum. Sonra süratle cevap verdim:
«Tabii… Tabii… Hem nasıl!»
«O zaman da aynen böyle söylemiştiniz!»
«Belki…»
Tekrar güldü.
«Fakat ben sizin anneniz olabilir miyim?»
«O, hayır, hayır!»
«Belki ablanız!»
«Kaç yaşındasınız?»
«Böyle şey sorulur mu? Ama neyse, yirmi altı!… Siz?»
«Yirmi dört!»
«Gördünuüz mü? Ablanız olabilirim!»
«Evet…»
Bir müddet sustuk… Kafamın içinde ona söylenecek uçsuz bucaksız şeyler bulunduğunu hissediyordum, senelerce söylense bitmiyecek şeyler… Fakat hiçbiri şu anda aklıma gelmiyordu. O da, bir şey demeden önüne bakıyordu. Sağ dirseğini masaya dayamıştı. Eli beyaz örtünün üzerine şöylecebırakılıvermişti. Küçük, uçlara doğru sivrilen ve kemiklerinin gayet ince olduğu hissini veren parmakları vardı ve bunların ucu, üşümüş gibi, kırmızı idi. Biraz evvel avucumda tuttuğum ellerinin hakikaten soğuk olduğunu hatırladım. Aklımca bundan istifade etmek istiyerek:
«Elleriniz nekadar soğuktu!» dedim.
Tereddütsüz cevap verdi:
«Isıtın!» Ve her ikisini birden uzattı.
Yüzüne baktım. Gözleri hâkim ve iradeli idi. İlk defa konuştuğu bir adama ellerini terketmekte hiçbir fevkalâdelik bulmuyor gibiydi. Acaba?.. Hep ayni münasebetsiz ihtimaller aklıma geliyordu. Bir şeyler söyliyerek bunları kafamdan uzaklaştırmak için:
«Sizi sergide tanıyamamakta bir parça da mazurdum!» dedim. «O kadar neşeli, hattâ alaycı idiniz ki… Sonra, nasıl söyliyeyim, her haliniz tablodakinin aksine idi… Saçlarınız kısa… Eteğiniz de kısa ve elbiseniz daracıktı… Âdeta koşar gibi, hoplar gibi yürüyordunuz… Sizi, münekkitlerin «Madonna» dedikleri o ağırbaşlı, düşünceli, hattâ biraz da kederli tabloya benzetmek herhalde güç bir şeydi… Ama hayret ediyorum… Demek çok dalgınmışım!»
«Evet, çok… Sizi sergiye ilk geldiğiniz günden beri hatırlıyorum . Canınız sıkılmış gibi dolaşırken birdenbire benim portremin önünde durdunuz… Öyle garip bir dikkatle bakmıya başladınız ki, gelip geçenlerin bile tuhafına gitti. Ben de ilk anda resmi bir tanıdığınıza benzettiğinizi zannetmiştim. Sonra her gün gelmiye başladınız… Kolayca anlıyabileceğiniz bir meraka düştüm. Birkaç kere yanınıza sokularak tabloyu sizinle beraber, âdeta başbaşa seyrettim. Siz hiçbir şeyin farkında değildiniz, gözlerinizi arasıra, rahatınızı bozan bu seyirciye çevirdiğiniz halde tanımıyordunuz. Bu dalgınlığınızda garip bir cazibe vardı… Söylediğim gibi merak da ediyordum… Nihayet yanınıza sokulup konuşmıya karar verdim. Diğer ressam arkadaşlar da sizi merak ediyorlardı… Onlar da ısrar ettiler… Fakat keşki yapmasaydım… Sizi tamamen kaybettik… Bir daha sergiye gelmediniz!»
«Benimle eğleneceklerini zannetmiştim!» dedim. Fakat derhal pişman oldum. Bu sözümden alınabilirdi. Halbuki o:
«Evet, hakkınız var!» diye cevap verdi.
Sonra, bir şey arıyormuş gibi gözlerini yüzümde gezdirerek:
«Berlinde yalnızsınız değil mi?» dedi.
«Ne gibi?»
«Yani… Yalnız işte… Kimsesiz… Ruhan yalnız… Nasıl söyliyeyim … Öyle bir haliniz var ki…
«Anlıyorum, anlıyorum… Tamamen yalnızım… Ama Berlinde değil… Bütün dünyada yalnızım… Küçükten beri…»
«Ben de yalnızım…» dedi. Bu sefer benim ellerimi kendi avuçlarının içine alarak: «Boğulacak kadar yalnızım!» diye devam etti, «hasta bir köpek kadar yalnız…»
Parmaklarımı adamakıllı sıkarak biraz yukarı kaldırdı ve sonra masanın üstüne vurdu:
«Sizinle arkadaş olabiliriz!» dedi. «Siz beni yeni tanıyorsunuz, fakat ben sizi on beş yirmi gün tetkik ettim… Herkese benzemiyen bir haliniz var… Evet, sizinle gayet iyi arkadaş olabiliriz…
Garip garip yüzüne baktım. Ne demek istiyordu? Bir kadın, bir erkeğe bu şekilde ne teklif edebilirdi? Hiçbir şey bilmiyordum. Hiç tecrübem yoktu ve insanları hiç tanımıyordum.
O bunu farketmişti. Yüzünde, fazla ileri gitmiş olmaktan, yanlış anlaşılmaktan korkan bir insanın endişesiyle:
«Sakın siz de başka erkekler gibi düşünmeyin…» dedi. «Sözlerime başka mânalar vermiye kalkmayın… Ben hep böyle apaçık konuşurum… Bir erkek gibi… Zaten bir çok taraflarım erkeklere benzer… Belki de bunun için yalnızım…»
Beni baştan aşağı uzun zaman süzdü. Birdenbire:
«Sizde de biraz kadınlık var…» dedi. «Şimdi farkına varıyorum… Belki de bunun için ilk gördüğüm andan itibaren sizde hoşuma giden bir şey bulduğuma hükmettim… Sizde genç kızlara mahsus bir hal var…»
Annemden ve babamdan çok dinlediğim bu lâfı böyle ilk defa konuştuğum bir insandan duymak beni şaşırttı ve üzdü… O sözüne devam ederek:
«Dün akşamki halinizi unutamıyacağım!» dedi. «Bütün gece aklıma geldikçe güldüm… Namusunu müdafaa etmek istiyen masum bir genç kız gibi çırpmıyordunuz. Halbuki Frau van Tiedemann’dan kurtulmak pek kolay değildir.»
Hayretle gözlerimi açarak:
«Tanıyor musunuz?» dedim.
«Nasıl tanımam, akrabamdır! Dayımın kızı… Ama şimdi dargınız… Ben değil… Annem görüşmek istemiyor; bu halleri yüzünden… Kocası avukattı. Umumî Harpte öldü… Şimdi, annemin tabiriyle, «uygunsuz» bir hayat sürüyor… Ama bize ne?… Dün akşam ne oldu? Kurtulabildiniz m i? Nereden tanışıyorsunuz?»
«Ayni pansiyonda oturuyoruz. Dün akşam bir tesadüf sayesinde yakamı kurtardım, Bizim pansiyonda dayızadenizle yakından alâkadar olan bir Herr Döppke var, onunla karşılaştık.»
«Evlenseler bari.»
Bu cümle ile bahsi kapatmak istediğini anladım. Bir müddet sustuk. İkimiz de belli etmeden birbirimizi tetkik etmek istiyor ve bu sırada gözlerimiz karşılaşıverince, «Gördüklerimden memnunum.» demek istiyen tasvipkâr bir gülümseme ile bakışmakta devam ediyorduk.
Sükûtu ilk bozan ben oldum:
«Demek bir anneniz var?.» «Sizin gibi!
Mânâsız bir şey sormuş gibi sıkıldım . O bunu farkederek sözü değiştirdi:
«Sizi burada ilk defa görüyorum!»
«Evet. Böyle yerlere hiç gelmemiştim… Yalnız bu akşam…»
«Bu akşam?»
Bütün cesaretimi toplıyarak:
«Sizin arkanızdan geldim!» dedim.
Biraz şaşırdı:
«Kapıya kadar peşimden gelen siz miydiniz?»
«Evet. Demek farkına vardınız!»
«Tabii… Bir kadın böyle şeylerin farkına varmaz olur mu?»
«Fakat arkanıza bakmadınız!»
«Hiçbir zaman dönüp bakmam…»
Bir müddet sustu. Bir şeyler düşündü, sonra çapkınca bir gülüşle:
«Bu da benim bir nevi eğlencemdir!» dedi. «Sokakta birisinin arkamdan geldiğini hissettim mi bütün tecessüsümü yenerek, başımı çevirmemekte ısrar ederim ve bu sırada kafamdan birçok ihtimaller geçiririm: Peşimdeki genç olabilir, ihtiyar ve çökmüş bir kadın avcısı olabilir, zengin bir prens, fakir bir talebe, hattâ sarhoş bir serseri de olabilir. Adımlarının çıkardığı sesten kim olduğunu tayin etmiye çalışırım ve bu şekilde, nasıl geldiğimi anlamadan yol bitiverir… Demek bu akşam sizdiniz ha?.. Halbuki ben mütereddit adımlarınızdan yaşlı ve evli bir adam zannetmiştim.»
Birdenbire gözlerimin içine bakarak:
«Yolumu mu beklediniz!» dedi.
«Evet.»
«Bu akşam da ayni yerden geçeceğimi nasıl tahmin ettiniz? Burada çalıştığımı biliyor muydunuz?»
«Hayır, fakat ne bileyim… Belki dedim… Hattâ belki de demedim, farkında olmadan ayni saatte kendimi orada buldum… Sonra siz geçerken, beni görürsünüz diye korkumdan bir kapı aralığına saklandım.»
«Haydi gidelim… Yolda konuşuruz…»
Benim şaşkınlığımı görünce sordu:
«Beni evime kadar götürmek istemez misiniz?»
Derhal yerimden fırladım . Bu hareketim onu güldürdü:
«Acele etmeyin, dostum.» dedi. «Daha gidip elbisemi değiştireceğim. Siz beş dakika sonra kapının önünde beni bekleyin!»
Çabucak kalktı. Sağ eliyle eteğini toplıyarak hızlı adımlarla orkestranın arkasında kayboldu. Giderken gene yüzüme bakmış, o harikulâde gözlerini kırk yıllık bir dost gibi kırparak beni selâmlamıştı.
Garsonu çağırıp hesap gördüm. Birdenbire açılmış, cesaretlenmiştim. Uzun yapraklı bir defterin üzerine birkaç rakam yazan adamın yüzüne, «Saadetimi farketmiyor musun a sersem!» der gibi dik dik bakıyor, henüz salonu terketmemiş olan müşterileri, hattâ orkestrayı, gülerek selâmlamak için kuvvetli bir arzu duyuyordum. İçimde birdenbire bütün insanlarla sarmaş dolaş olmak, uzun yıllar birbirinden ayrı kaldıktan sonra nihayet kavuşan dostlar gibi coşkun bir muhabbetle herkesi öpmek arzusu vardı.
Yerimden kalktım. Geniş, rahat, kendinden emin adımlarla yürüdüm ve birkaç ayak merdiveni bir defada atlıyarak gardroba gittim. Böyle hovardalıklar hiç âdetim olmadığı halde, paltomu veren kadına bir mark bıraktım. Kapının önünde derin bir nefes alarak etrafıma bakındım. Tepemdeki Atlantik yazısı sönmüş, deniz dalgaları görünmez olmuştu. Gökyüzü açıktı ve garpta, ufka yaklaşmış bulunan ince bir hilâl vardı.
Arkamda yavaş bir ses:
«Çok beklediniz mi?» dedi.
«Hayır… Şimdi çıktım!» diye cevap verdim ve döndüm.
O, karşımda duruyor, bir karar vermeden düşünen
insanlar gibi gözlerini kırpıştırıyordu. Nihayet dudaklarını hafifçe kıpırdatarak:
«Siz sahiden iyi bir insana benziyorsunuz!» dedi.
Bütün cesaretim, serbestliğim, o gelir gelmez uçup gitmişti. İçimden, ona teşekkür etmek, ellerine sarılarak öpmek arzusu geçtiği halde, ancak duyulur duyulmaz bir sesle:
«Bilmem!» diyebildim.
Kadın, gayet serbest bir tavırla kolumu yakaladı, öteki eliyle çenemi tuttu, küçük bir çocuğu okşarmış gibi yumuşak bir sesle:
«Oo, siz sahiden bir genç kız gibi mahcupsunuz!» dedi.
Yüzüm tutuşarak önüme baktım. Bir kadının bana bu kadar pervasız muamele edişinden adamakıllı sıkılıyordum. Neyse ki o da ileri gitmedi. Evvelâ çenemi bıraktı, sonra kolumu tutan eli yavaşça yanma düştü. Gözlerimi kaldırınca hayret içinde kaldım. Karşımdakinin yüzünde de müthiş bir şaşkınlık, hattâ bir utanma vardı. Boynundan yanaklarına doğru bir kırmızılık yayılıyordu. Gözleri yarı kapalıydı ve bana bakmaktan çekiniyordu. Aklımdan derhal bir sual geçti: «Neden böyle yapıyor? Kendisinin böyle bir kadın olmadığı muhakkak… Fakat neden böyle yapıyor?»
Düşüncelerimi tahmin etmiş gibi:
«Ben böyleyim işte!» dedi. «Ben garip bir kadınım… benimle ahbaplık etmek isterseniz birçok şeylere tahammüle mecbur kalacaksınız… Çok mânâsız kaprislerim, birbirine uymaz saatlerim vardır… Hulâsa arkadaş olduğum kimseler için pek müziç ve anlaşılmaz bir mahlûkum…»
Sonra kendini bu kadar fenaladığına kızmış gibi keskin, âdeta kaba bir sesle ilâve etti:
«Ama keyfiniz isterse… Kimseye ihtiyacım yok… Kimseye minnettar olmak, kimsenin dostluğunu, lûtfunu istemek niyetinde değilim… İsterseniz…»
Ben hep ayni yavaş ve korkak sesimle: «Sizi anlamıya çalışacağım…» dedim. Birkaç adım yürüdük. Yavaşça koluma girdi ve gayet basit şeylerden bahsedermiş gibi renksiz bir sesle konuşmıya başladı:
«Demek beni anlamıya çalışacaksınız? Fena fikir değil… Fakat bana öyle geliyor ki, boşuna emek!. Yalnız bazan iyi bir arkadaş olabileceğimi zannediyorum… Zaman gösterecek… Ufak tefek kavgalar edersem ehemmiyeti yok. Aldırmazsınız.»
Yolun ortasında durdu, sağ elinin şahadet parmağını, bir çocuğa uslu durmasını tenbih eder gibi, kaldırıp salladı:
«Şuna dikkat edin ki, benden her hangi bir şey istediğiniz gün her şey bitmiş demektir. Hiç bir şey, anlıyor musunuz, hiç bir şey istemiyeceksiniz…» Sonra meçhul bir düşmaniyle kavga ediyormuş gibi hırçın bir sesle devam etti: «Dünyada sizden, yani bütün erkeklerden niçin bu kadar çok nefret ediyorum, biliyor musunuz? Sırf böyle en tabii hakları imiş gibi insandan birçok şeyler istedikleri için… Beni yanlış anlamayın, bu taleplerin muhakkak söz haline gelmesi şart değil… Erkeklerin öyle bir bakışları, öyle bir gülüşleri, ellerini kaldırışları, hulâsa kadınlara öyle bir muamele edişleri var ki… Kendilerine nekadar fazla ve nekadar aptalca güvendiklerini farketmemek için kör olmak lâzım. Her hangi bir şekilde talepleri reddedildiği zaman düştükleri şaşkınlığı görmek, küstahça gururlarını anlamak için kâfidir. Kendilerini daima bir avcı, bizi zavallı birer av olarak düşünmekten asla vazgeçemiyorlar. Bizim vazifemiz sadece tâbi olmak, itaat etmek, istenilen şeyleri vermek… Biz isteyemeyiz, kendiliğimizden bir şey veremeyiz… Ben bu ahmakça ve küstahça erkek gururundan tiksiniyorum. Anlıyor musunuz? Sizinle, bunun için dost olabileceğimizi zannediyorum. Çünkü halinizde o mânâsız kendine güvenme yok… Fakat bilmem… Ne kuzuların ağzından vahşi kurt dişlerinin sırıttığını gördüm…»
Sözlerinin ortasına doğru tekrar yürümiye başlamıştık. Acele ve sert adımlar atıyordu. Gözlerini kâh yere, kâh gökyüzüne dikerek ve elleriyle işaretler yaparak konuşuyordu. Cümlelerin arasında, sözünü bitirmiş hissini verecek kadar uzun fasılalar bırakıyor ve bu sırada gözlerini tekrar yarı kapıyarak yoluna devam ediyordu.
Bir hayli yürüdük. Gene uzun bir sükûta dalmıştı. Ben de korka korka yanında gidiyor ve susuyordum. Tiergarten civarindaki sokaklardan birinde, üç katlı taş bir binanın önünde durdu.
«Ben burada oturuyorum… Annemle beraber…» dedi «Sözümüze yarın devam ederiz… Fakat oraya gelmeyin… Size o halimle görünmekten memnun olmıyacağımı zannediyorum… Bunu lehinize bir nokta olarak kaydedebilirsiniz… Yarın gündüzün buluşalım… Beraber dolaşırız. Benim Berlinde kendime mahsus gezinti yerlerim vardır. Bakalım hoşunuza yider mi… Haydi şimdilik iyi geceler.. Bir dakika: Hâlâ isminizi bilmiyorum?..»
«Raif!»
«Raif mi?.. Bu kadarcık mi?»
«Hatip zade Raif!»
«A, imkânı yok… Ne aklımda tutabilirim, ne de söyliyebilirim! Sadece Raif desem olmaz mı?»
«Daha memnun olurum!»
«Siz de bana sadece Maria diyebilirsiniz… Söyledim ya, minnet altında kalmak istemem!»
Tekrar güldü; deminden beri birkaç defa ifade değiştiren çehresi tekrar o tatlı, o dost halini aldı. Kolunu uzatarak elimi avucunun içinde sıktı. Bana nedense özür diliyormuş hissini veren yumuşak bir sesle ikinci defa iyi geceler temenni etti, çantasından anahtarını çıkararak arkasını döndü. Ağır ağır uzaklaştım. Beş on adım gitmemiştim ki, arkamdan onun sesini duydum.
«Raif!»
Olduğum yerde geri dönerek bekledim.
«Gelin! Gelin!» dedi. Sesinde kahkahalarını zor zaptediyormuş gibi bir eda vardı. Gayet nazik bir tavır takınarak:
«Size sadece isminizle hitabetmek fırsatını bu kadar çabuk elde ettiğim için bahtiyarım!» diyordu. Kapının önündeki merdivenin üst basamaklarına çıkmış olduğu için başımı kaldırarak yüzüne baktım. Alaca karanlıkta kaldığı için bir şey göremedim. Sözüne devam etmesini bekliyordum. Nitekim hep o gülmeyi andıran sesle, fakat pek ciddî olmıya çalışarak:
«Demek gidiyorsunuz?» dedi.
Yüreğim hoplıyarak bir adım ileri attım. Beni memnun edip etmediğini o anda tayin edemediğim bir ihtimal ve aklıma getirmekten korktuğum bir ümitle:
«Gitmiyeyim mi?» dedim.
O da iki basamak aşağı indi. Şimdi sokak fenerinin vurduğu yüzü gayet iyi görünüyordu. Siyah gözlerini kurnaz bir tecessüsle yüzümde gezdirerek sordu:
«Sizi niçin geri çağırdığımı hâlâ anlamadınız mı?»
Anladım, anladım… İşte geliyorum, diye kollarına atılacaktım. Fakat içimde, bu histen çok daha kuvvetli bir yıkılma, bir şaşkınlık, hattâ bir bulantı duydum. Kıpkırmızı kesilerek önüme baktım. Hayır, hayır! Ben bunu istemiyordum!..
Kadının eli yanaklarımda dolaştı:
«Ne oluyorsunuz? Neredeyse ağlıyacaksınız!.. Siz hakikaten bir ablaya değil, bir anneye muhtaçsınız… Söyleyin bakayım, şimdi benden ayrılıp gidiyordunuz değil mi?»
«Evet!»
«Bir daha beni Anlantik’te aramıyacaktınız… Öyle konuşmuştuk!»
«Evet! Yarın gündüzün buluşacağız!»
«Nerede?»
Aptal aptal yüzüne baktım. Bu hiç aklıma gelmemişti. Yalvarır gibi sordum:
«Beni bunun için mi çağırdınız?
«Tabii… Siz sahiden başka erkeklere benzemiyorsunuz… Onların ilk işi evvelâ bu cihetleri sağlama bağlamaktır. Siz başınızı alıp gidiyorsunuz… Aradığınız insan daima bu geceki gibi, istediğiniz yerde yolunuza çıkmaz ki…»
Ruhumdan ezici bir şüphenin kalktığını hissettim. Onunla alelâde bir çapkınlık macerası yaşamaktan korkuyordum. Bunu yapamazdım. Kürk Mantolu Madonnayı bu halde görmektense, onun tarafından aptal, acemi yerine konmayı tercih ederdim. Fakat bu ihtimal de üzücü idi. Ayrıldıktan sonra arkamdan güleceğini, saflığımla, cesaretsizliğimle alay edeceğini düşünmek, bütün insanlara büsbütün arkamı dönmemi, herkesten ümidimi keserek tamamen kendi içime kapanmamı icabettirecek kadar ağır neticeler verebilirdi.
Fakat şimdi gönlüm rahattı. Birkaç dakika evvelki edepsizce şüphelerimden dolayı büyük bir utanma ve karşımdaki kadına karşı da, beni bu şüphelerden kurtardığı için, büyük bir minnettarlık duyuyordum. Umulmaz bir cesaretle kendimi toplıyarak:
«Siz harikulâde bir kadınsınız!» dedim.
«Acele etmeyin… Hele benim hakkımda hüküm verirken çok ihtiyatlı olun!»
Ellerine sarıldım ve öptüm. Galiba gözlerim yaşarmıştı. Bir an kadar onun yüzünün bana yaklaştığını, gözlerinin, o zamana kadar gördüklerimden çok daha sıcak bir ifadeyle, beni âdeta kucakladığını gördüm. Yüzümün birkaç santim ilerisine kadar yaklaşan bu saadet karşısında kalbim duracak gibi oldu. Fakat o birdenbire ve oldukça sert bir hareketle ellerini çekti ve doğruldu.
«Siz nerede oturuyorsunuz?»
«Lützow caddesinde!»
«Uzak değilmiş!… Şu halde yarın öğleden sonra gelin beni buradan alın!»
«Hangi dairede oturuyorsunuz!»
«Ben sizi pencerede beklerim. Yukarı çıkmanıza hacet yok!»
Kapının üzerinde duran anahtarı çevirerek içeri girdi.
Bu sefer süratli adımlarla evin yolunu tuttum. Vücudum bana her zamankinden daha hafif geliyordu. Gözlerimin önünde hep onun hayali vardı. Bir şeyler mırıldanıyor, fakat bunların ne olduğunu bilmiyordum. Dikkat edince onun ismini tekrarladığımı ve bir sürü okşayıcı kelimelerle hep ona hitabettiğimi anladım. Arasıra, zaptetmeme imkân olmıyan kesik ve sessiz kahkahalar atıyordum. Pansiyona geldiğim zaman ufuk aydınlanmıya başlamıştı.
Çocukluğumdan beri belki ilk defa olarak, hayatımın sebepsizliğini ve boşluğunu düşünerek içim ezilmeden, «Bugün de geçti işte… Ve bütün günlerim hep böyle geçecek, sonra ne olacak sanki!» demeden uykuya daldım.
Ertesi gün fabrikaya gitmedim. Saat iki buçuğa doğru Tiergarten’den geçerek Maria Puder’in oturduğu eve yaklaştım. Acaba erken mi? diye kendi kendime soruyordum. Sabaha kadar uykusuz kaldığını, geceki işinin yoruculuğunu düşünerek onu rahatsız etmekten çekiniyordum. İçimde ona karşı tarifi imkânsız bir şefkat vardı. Yatağında nasıl uzandığını, nasıl ağır ağır nefes aldığını, saçlarının yastığa nasıl serildiğini tasavvur ediyor ve hayatta bu manzarayı görmekten daha büyük bir saadet olamıyacağını düşünüyordum.