İçeriğe geç
13 Ekim 2026, Salı Günün dizesi: “Yâ Rab bela-yı aşk ile kıl âşîna beni”

Kürk Mantolu Madonna · Sabahattin Ali

Kürk Mantolu Madonna — 9. Bölüm

9 / 12 19 dk okuma

Îstanbulda Sanayii Nefise mektebine devam ettiğim aylarda bazı arkadaşlar, o sıralarda şehri dolduran beyaz Ruslardan öğrendikleri birtakım dansları bana da göstermişlerdi. Hattâ bir parça da vals yapabiliyordum… Fakat belki bir buçuk seneden beri hiç göstermediğim bir marifeti bu akşam becerebilecek mi idim? «Adam sen de, yarıda bırakır otururum!» dedim.

Maria’nın keman çalması ve şarkı söylemesi zannettiğimden de kısa sürdü ve gürültüye geldi. Bu akşam herkes kendi kendinin numarası olmağı tercih ediyordu. Maria üstünü değiştirince hemen çıktık, Anhalter istasyonu karşısında, «Avrupa» dedikleri büyük bir yere gittik. Burası küçük ve mahrem Atlantik’ten büsbütün başka idi. Göz alabildiğine büyük salonlarda yüzlerce çift habire dansediyordu. Masaların üzeri renk renk şişelerle dolmuştu. Başını önüne dayayıp daha şimdiden uyuyanlar, birbirinin kucağında oturanlar görülüyordu.

Reklam

Maria bu akşam garip denilecek kadar çok neşeliydi. Koluma vuruyor:

«Böyle somurtup oturacağını bilseydim bu akşam için kendime başka bir delikanlı seçerdim!» diyordu.

Üstüste getirttiği buruk lezzetli Ren şaraplarını hayret ettiğim bir süratle içiyor ve içmem için beni de zorluyordu.

Gazinonun asıl neşesi gece yarısından sonra başladı, bağırışlar, kahkahalar, dört muhtelif yerde yırtınırcasına çalan müziğin gürültüsü, hoplıya hoplıya eski usul vals yapan çiftlerin ayak patırdısı birbirine karışıyordu. Harp sonu senelerinin dizginsiz coşkunluğu burada bütün çıplaklığiyle görülüyordu. Cılız vücutları, kemikleri çıkmış yüzleri ve bir asabî hastalığa uğramış gibi parlıyan gözleri ile, ölçüsüz bir neşe içinde kendilerini kaybeden delikanlıların, ve cemiyetin haksız ve mantıksız bağlarına, batıl hükümlerine isyanın en iyi şeklini cinsî arzularını başıboş bırakmakta bulduklarını zanneden genç kızların hali sahiden hazindi. Maria elime tekrar bir kadeh tutuşturarak fısıldadı:

«Raif, Raif. Hiç iyi yapmıyorsun… Müthiş bir can sıkıntısına ve melânkoliye düşmemek için nekadar geyret ettiğimi görüyorsun. Bırak, bu akşam olsun kendimizden ayrılalım… Farzet ki biz, biz değiliz. Burayı dolduran bir sürü insandan biriyiz. Zaten onların da bakalım hepsi göründükleri gibi mi? İstemiyorum. Kendimi herkesin akıllısı veya duygulusu yerine koymak istemiyorum. İç ve gül!…»

Biraz sarhoş olmıya başladığını anlamıştım. Karsımdaki iskemleden kalkarak yanıma oturmuş ve kolunu omzuma atmıştı. Kalbim, ökseye tutulmuş bir kuş yüreği gibi hızla çarpıyordu. O beni mahzun zannediyordu. Halbuki değildim. Şimdi, gülemiyecek kadar mesuttum ve saadetimi ciddiye alıyordum.

Bir vals çalmağa başladı. Yavaşça kulağına eğildim:

«Haydi…» dedim. «Fakat ben pek iyi bilmem…»

Sözümün ikinci kısmını duymamış gibi yaptı, yerinden fırlıyarak:

«Haydi!» dedi.

Kalabalığın içinde dönmiye başladık. Bu, dansetmek falan değildi; dört tarafımızdan sıkıştıran vücutların keyfine tâbi olarak oradan oraya sürüklenmekten ibaretti. Fakat ikimiz de bundan şikâyetçi değildik. Maria gözlerini bana dikmişti. Bu siyah ve dalgın gözlerde arasıra anlıyamadığım bir şey parlıyor ve beni şaşırtıyordu. Göğsünden, hafif fakat harikulâde güzel bir ten kokusu yayılıyordu. Bütün bunların üstünde, ona yakın olmak, onun için bir şey olduğumu bilmek vardı:

«Maria» diye fısıldadım. «Nasıl oluyor da bir insan diğer bir insanı bu kadar çok mesudedebiliyor?.. İnsanın içinde ne müthiş kuvvetlerin saklı olması lâzım!»

Gözlerinden tekrar o parıltı geçti. Fakat bana bir müddet daha dikkatle baktıktan sonra dudağını ısırdı. Bakışları dumanlı ve manasızdı:

«Haydi oturalım!» dedi, «Ne kalabalık! Galiba sıkılmıya başlıyacağım!»

Tekrar ve üstüste şarap içti. Bir aralık yerinden kalkarak:

«Şimdi geliyorum!» dedi ve sallana sallana uzaklaştı.

Uzun müddet bekledim. Bütün ısrarlarına rağmen fazla içmekten kaçmıştım. Sarhoş olmaktan ziyade sersemdim. Başım ağrıyordu. Aradan on beş dakikaya yakın bir zaman geçtiği halde geri gelmedi. Merak etmiye başladım. Bir yerde düşüp kalmış olmasın diye gidip bütün tuvaletleri gezdim. Buralarda, elbiselerinin kopan yerlerini iğne ile tutturmıya çalışan veya ayna karşısında tuvalet tazeliyen kadınlar vardı. Maria’ya hiçbirinde raslamadım. Salonların kenarındaki kanapelerde kıvrılıp sızan kadınlara teker teker baktım. Onu bulamadım. İçimde, bir anda son derece şiddetlenen bir endişe başladı. Oturan ve ayakta duran insanlara çarparak bir salondan öbürüne koştum. Merdivenlerin birkaçını birden atlıyarak alt kata indim ve aradım. Yoktu.

Bu sırada gözüm, gazinonun dönen kapısının buğulu camları arasından dışarıya ilişti. Orada beyaz birşey duruyor gibiydi. Kapıya atıldım ve dışarı çıkınca bir feryat kopardım. Maria Puder, iki kolunu başının hizasında yanyana getirerek, kapının hemen önündeki ağaçlardan birine dayamış ve yüzünü oraya yapıştırmıştı. Sırtında ince bir yün elbiseden başka bir şey yoktu. Saçlarına ve ensesine ağır ağır kar taneleri düşüyordu. Sesimi duyunca başını çevirdi, gülümsedi:

«Nerde kaldın!» dedi.

«Siz nerde kaldınız? Ne yapıyorsunuz? Deli mi oldunuz!» diye bağırdım.

Parmağını dudaklarına götürerek:

«Sus!..» dedi. «Hava almak ve serinlemek istiyorum. Hadi gidelim!»

Onu hemen hemen zorla içeri soktum; bir iskemle bulup oturttum; yukarı çıkıp hesabı gördüm ve vestiyerden paltomu ve onun kürk mantosunu getirdim. Ayaklarımız sokağın karlarına gömülerek yürümiye başladık.

Kolumdan sımsıkı tutuyor ve hızlı gitmiye çalışıyordu. Sokaklarda birçok sarhoş çiftler vardı. Büyük caddeler kalabalık insan gruplan ile doluydu. Yazlık elbiseleri ile sokağa çıkmış hissini verecek kadar ince giyinmiş kadınlar, bu havada ve böyle gece yarısından iki üç saat sonra ilkbahar safasına çıkmış gibi keyifli kahkahalar atıyorlar, şarkılar söylüyorlardı.

Maria, bu neşeli ve sarhoş insanların arasından daha hızlı geçip gitmek için beni çekiyordu. Yolda kendisine lâf atanlara, boynuna sarılmak istiyenlere üstünkörü bir gülümseme ile mukabele ediyor, ellerinden maharetle sıyrılıyor ve beni sürüklüyordu. Onun ayakta duramıyacak kadar sarhoş olduğunu zannetmekle nekadar hata etmiş olduğumu anlıyordum.

Biraz daha tenha sokaklara geldiğimiz zaman yavaşladı. Sık ve şiddetli nefes alıyordu. Derin bir «oh!» çekti, sonra bana döndü:

«Nasıl? Bu geceden memnun musun? Eğlendin mi? Ah, ben çok eğlendim, o kadar, o kadar eğlendim ki…»

Kahkaha ile gülmiye başladı. Birdenbire bir öksürüğe tutuldu. Boğulacak gibi kıvranıyor, göğsü sarsılıyor, fakat kolumu bırakmıyordu. Biraz sükûnet bulunca:

«Ne oldun? Gördün mü, kendini üşüttün!» dedim.

Bütün yüziyle gülerek:

«Ah, o kadar eğlendim ki!…» dedi.

Nerdeyse ağlıyacak diye korkuyor, onu bir an evvel evine götürüp bırakmayı bu sefer ben istiyordum.

Yolun sonlarına doğru adımları dolaşmıya başladı. Kuvveti ve iradesi onu bırakmışa benziyordu. Halbuki soğuk hava beni tamamiyle açmıştı. Onu belinden yakalıyarak götürüyor, arasıra ayaklarına basıyordum. Bir kaldırımdan karşı tarafa geçerken az daha karların üzerine yuvarlanacaktık. Şimdi duyulur duyulmaz bir sesle karmakarışık sözler mırıldanıyordu. Evvelâ kendi kendine şarkı söylemiye çalıştığını zannettim, sonra bana hitabettiğini anlıyarak kulak verdim:

«Evet.. Ben böyleyim işte…» diyordu. «Raif… Sevgili Raif… Ben böyleyim işte… Dememiş miydim?… Bir günüm bir günüme uymaz diye… Fakat kederlenmiye lüzum yok… Hiçbir şeye lüzum yok… Sen çok iyi bir çocuksun… Muhakkak ki sen iyi bir çocuksun!…»

Birdenbire hıçkırmıya başlıyor, sonra tekrar söyleniyordu:

«Hayır, hayır, kederlenmiye lüzum yok…»

Yarım saat sonra kapısının önüne geldik. Sırtını merdivenin duvarına vererek bekledi.

«Anahtarlar nerede?» diye sordum.

«Darılma, Raif… Bana darılma!… İşte… cebimde olacak!»

Elini kürkünün iç taraflarına sokarak üç anahtardan ibaret bir deste uzattı.

Kapıyı açtım, onu yukarı götürmek için döndüğüm zaman sıyrıldı, koşarak merdivenleri çıkmıya başladı.

«Düşeceksin!» dedim.

Soluya soluya cevap verdi:

«Hayır… Kendim çıkarım!»

Anahtarlar bende olduğu için arkasından gittim. Yukarı katlardan birinde, karanlıktan bana seslendi:

«Buradayım… Bu kapıyı aç!»

El yardımiyle açtım. Beraber içeri girdik. Odasmda elektriği yaktı. Eski, fakat oldukça iyi muhafaza edilmiş mobilyalar ve güzel bir meşe karyola ilk bakışta göze çarpıyordu.

Odanın ortasında kımıldamadan duruyordum. Kürk mantosunu çıkarıp bir kenara bırakırken bana bir iskemle göstererek:

«Otursana!» dedi.

Sonra kendisi yatağın kenarına ilişti. Büyük bir süratle iskarpinlerini, çoraplarını çıkardı, entarisini başından sıyırıp bir iskemleye attı ve yorganın içine girdi.

Oturduğum yerden kalktım; hiç bir şey söylemeden ona elimi uzattım. İlk defa gördüğü bir insanı tetkik ediyormuş gibi beni süzdü, yüzüne bir sarhoş gülüşü yayıldı. Gözlerimi indirdim. Tekrar baktığım zaman yatakta bir parça doğrulduğunu ve gözlerini, büyük bir endişe içindeymiş gibi açtığını ve arasıra bir uykudan uyanmağa çalışır gibi kırptığını gördüm. Beyaz örtülerin altından fırlıyan sağ omuzu ve kolu yüzü kadar soluk ve beyazdı. Sol dirseğini yastığa dayamıştı.

«Üşüyeceksin!» dedim.

Kolumu hızla çekerek beni yatağının kenarına oturttu. Sonra yaklaştı, iki elimi birden tuttu, yüzünü avuçlarımın içine yerleştirerek:

«Ah, Raif,» dedi «demek sen böyle de olabiliyorsun?.. Hakkın var… Fakat ne yapayım? Bilsen… Ah, bir bilsen.. Ama eğlendik değil mi? Muhakkak… Hayır, hayır, biliyorum! Ellerini çekme… Seni hiç böyle görmemiştim. Ne güzel ciddî olabiliyorsun! Ama sebep ne?»

Başımı kaldırdım. Yatakta diz çökerek yanıma oturdu, ellerini iki yanağıma koydu:

«Bana bak!» dedi. «Düşündüklerin doğru değil… Bunu sana ispat edeceğim… Asıl kendime ispat edeceğim…

Neden böyle duruyorsun… Hâlâ inanmıyor musun? Hâlâ şüphe mi ediyorsun?»

Gözlerini kapadı. Kafasının içinde şuraya buraya kaçan ve bir türlü yakalanmıyan bir şeyi tutmıya çalışır gibi bir ceht sarfediyor, alnı ve kaşlarının arası buruşuyordu. Çıplak omuzlarının titrediğini görünce yorganı çektim, sırtına sardım ve kaymasın diye elimle tuttum.

Gözlerini açtı. Şaşkın şaşkın gülümsiyerek:

Reklam

«İşte böyle… Sen de gülüyorsun değil mi?…» dedi, sonra sözüne devam edemiyerek odanın bir köşesine bakmıya başladı.

Saçları alnına dökülmüştü. Yandan vuran elektrik ışığı kirpiklerinin gölgesini burnunun üst tarafına düşürüyordu. Alt dudağı hafif hafif ürperiyordu. Yüzü bu anda tablodakinden de, Arpie Madonnasından da güzeldi. Yorganı tutan kolumla onu kendime doğru çektim.

Vücudunün titrediğini hissettim. Kesik kesik nefes alarak:

«Tabii… Tabii!» dedi. «Tabii sizi seviyorum. Hem çok seviyorum… Başka türlü olmasına imkân var mı?.. Her halde seviyorum… Muhakkak seviyorum. Fakat neden şaşırıyorsunuz? Başka türlü olabilir mi?.. Başka türlü olacağını mı zannediyordunuz? Beni ne kadar çok sevdiğinizi anlıyorum… Ben de sizi şüphesiz o kadar çok seviyorum…»

Başımı kendisine doğru çekti ve bütün yüzümü ateş gibi buselere boğdu.

Sabahleyin uyandığım zaman onun derin ve muntazam nefeslerini duydum. Kolunu başının altına koymuş, bana arkasını dönmüş, uyuyordu. Saçları beyaz yastığa dalga dalga serilmişti. Ağzı bir parça aralıktı ve dudaklarının kenarında gayet ince tüyler vardı. Nefes aldıkça burnunun kanatları kımıldıyor, ağzının üzerine dökülen bir kaç tel saç, havalanıyor ve tekrar düşüyordu.

Başımı yastığa bıraktım, gözlerimi tavana dikerek beklemiye başladım. İçimde bir sabırsızlık vardı. Uyandığı zaman bana nasıl bakacağını, bana neler söyliyeceğini merak ediyor, fakat, sebebini bilmeden, uyanmasından korkuyordum. İçimde, gözlerimi açar açmaz bulmağı ümidettiğim sükûn ve emniyet yoktu. Bunun sebebini bir türlü anlıyamıyordum. Niçin hâlâ, hakkında verilecek hükmü bekliyen bir maznun gibi, içim titriyordu? Ondan daha ne istiyebilirdim? Daha ne bekliyordum? Bütün arzularım son haddine kadar yerine gelmiş değil miydi?

İçimde boş kalan bir taraf bulunduğunu ve bu boşluğun bana âdeta maddî bir eziklik verdiğini hissediyordum. Bir şey noksandı, fakat bu neydi? Evden çıktıktan sonra bir şey unuttuğunu farkederek duraklıyan, fakat unuttuğunun ne olduğunu bir türlü bulamıyarak hafızasını ve ceplerini araştıran, nihayet, ümidini kesince, aklı geride, ileri gitmek istemiyen adımlarla yoluna devam eden bir insan gibi üzüntülüydüm.

Bir müddetten beri Maria’nın muntazam nefes alışının kesildiğini farkettim, yavaşça başımı kaldırıp baktım.

Gözlerini belli olmıyan bir noktaya dikmiş, bakıyor du. Hiç kımıldamamış, yüzüne dökülen saçlarını bile çekmemişti. Benim kendisini seyrettiğimi bildiği halde başını çevirmeden o meçhul yere bakmakta devam etti. Gözlerini kırpmıyordu. Epey zamandan beri uyanık olduğunu anladım ve içimdeki endişelerin birdenbire büyüdüğünü, göğsümü âdeta görünmez bir çemberin sarıp sıktığını hissettim.

Bütün bu mânâsız hislerin, yersiz korkuların şu anda hiç lüzumu olmadığını, hayatımın en aydınlık gününü vehimler ve fena sezişlerle karartmanın sebepsizliğini düşündükçe büsbütün canım sıkılıyordu.

Başını çevirmeden sordu:

«Uyandınız mı?»

«Evet!.. Siz uyanalı çok oldu mu?»

«Biraz evvel!»

Sesi bana tekrar cesaret verdi. Uzun zamandan beri kulaklarım ın en tatlı aşinası olan ve bende yalnız iyi hâtıralar uyandıran bu ses, birdenbire çıkıp gelen güvenilecek bir dost gibi, içime ferahlık getirmişti. Fakat bu tesir ancak bir an sürdü. Bana «uyandınız mı?» demişti. Gerçi son günlerde birbirimize rasgele bazan sen, bazan siz diye hitabediyorduk. Fakat bu gecenin sahabında bana böyle mi demeliydi?

Belki hâlâ uykusu açılmamıştı.

Yatakta bana doğru döndü. Gülümsüyordu. Fakat bu, onun her zamanki içten, yakın tebessümü değildi. Daha ziyade Atlantik’teki müşterilere karşı sarfettiklerine benziyordu.

«Kalkmıyor musun?» dedi.

«Kalkacağım!… Sen?»

«Bilmem… Kendimi pek o kadar iyi hissetmiyorum. Biraz kırgınlığım var… Belki de içkiden… Sırtım da ağrıyor…»

«Belki de dün akşam üşüdün!» dedim. «Çırçıplak sokaklara uğrıyacak ne vardı?»

Omuzlarını silkti ve tekrar arkasını döndü.

Kalktım, yüzümü yıkadım ve çabucak giyindim. Onun beni, yattığı yerden göz uciyle takibettiğini sezmiştim.

Odanın içinde sıkıntılı bir hava vardı. Aklımca nükte yapmak istedim:

«İkimize de bir sessizlik çöktü… Ne oluyoruz? Sahiden evlenmiş insanlar gibi birbirimizden sıkılmıya mı başladık?»

Ne demek istediğimi anlamıyan gözlerle yüzüme baktı. Daha çok sıkldım ve sustum. Sonra yatağa doğru sokuldum: Onu okşamak, aramızdaki buzları, daha ziyade kuvvetlenmeden kırmak istiyordum. O da doğruldu, ayaklarını aşağıya salladı ve sırtına ince bir hırka aldı. Hâlâ yüzüme bakmakta devam ediyordu. Halinde daha ziyade yaklaşmama mâni olan bir şey vardı. Nihayet gayet sakin bir sesle:

«Neden sıkılıyorsun?» dedi. Soluk yüzünü birdenbire, o zamana kadar hiç görmediğim bir pembelik kapladı. Göğsü ağır ağır kalkıp inerek devam etti:

«Daha ne istiyorsun? Başka bir şey istiyebilir misin?.. Ama ben istiyorum… Birçok şeyler istiyorum ve hiç birini elde edemiyorum… Her çareye başvurdum; fayda yok… Sen artık memnun olabilirsin! Ama ben ne yapayım?»

Başı önüne düştü. Kolları cansız gibi aşağıya sarktı. Çıplak ayaklarının uçları halıya dokunuyordu. Baş parmağını yukarı doğru kaldırıyor, diğer parmaklarını aşağıya kıvırıyordu.

Bir iskemle çekerek karşısına oturdum. Ellerini yakaladım. En kıymetli hâzinesini, hayatının sebebini kaybetmek üzere olan bir insan gibi, sesim heyecandan titriyerek:

«Maria» dedim. «Maria! Benim Kürk Mantolu Madonnam! Birdenbire ne oldun? Sana ne yaptım? Hiç bir şey istemiyeceğimi vadetmiştim. Sözümü tutmadım mı? Birbirimize her zamandan ziyade yakın olmamız lâzım gelen bu anda neler söylüyorsun?»

Başını sallıyarak:

«Hayır dostum, hayır!» dedi, «Birbirimize her zamandan ziyade uzağız! Çünkü artık hiç bir ümidim yok. Bu sondu… Bir defa da bunu tecrübe edeyim dedim. Belki bu noksandı, diye düşündüm. Ama değil… İçimde hep o boşluk var… Daha da büyümüş olarak… Ne yapalım ?. Kabahat sende değil… Sana âşık değilim. Halbuki dünyada sana âşık olmam icap ettiğini, sana da âşık olmadıktan sonra hiç kimseyi sevemiyeceğimi, bütün ümitlerimi terketmek lâzım geleceğini gayet iyi biliyorum… Fakat elimde değil… Demek ki, ben böyleyim… Bunu olduğu gibi kabul etmekten başka çare yok.. Ne kadar isterdim … Başka tür lü olmayı nekadar isterdim.. Raif.. Benim iyi kalbli dostum… Başka türlü olmayı senin kadar, hattâ senden çok istediğime emin ol… Ne yapayım? Ağzımda dün akşamki içkilerin burukluğundan, sırtımda gittikçe artan ağrılardanbaşka hiç bir şey hissetmiyorum.»

Bir müddet sustu. Gözlerini kapadı. Yüzüne tatlı bir yumuşaklık geldi. Çocukluğuna ait bir masal söylermiş kadar tatlı bir sesle:

«Dün akşam, hele buraya geldikten sonra, bir an neler ümidetmiştim… Sihirli bir el tarafından tamamen değiştirileceğimi, ruhumda, küçük kız çocukları gibi masum, fakat ayni zamanda bütün hayatımı kavrıyacak kadar kuvvetli heyecanlar duyacağımı, bu sabah uykudan, başka bir dünyaya doğar gibi uyanacağımı sanmıştım. Fakat hakikat nekadar başka… Hava her zamanki gibi kapalı; odam soğuk… Yanımda, her şeye rağmen bana yabancı, bütün yakınlığına rağmen benden ayrı, benden başka bir insan… Adalelerimde yorgunluk ve başımda ağrı…»

Tekrar yatağına girerek, arka üstü uzandı. Eliyle gözlerini kapadı ve devam etti:

«Demek ki insanlar birbirine ancak muayyen bir hadde kadar yaklaşabiliyorlar ve ondan sonra, daha fazla sokulmak için atılan her adım daha çok uzaklaştırıyor. Seninle aramızdaki yakınlaşmanın bir hududu, bir sonu olmamasını nekadar isterdim. Beni asıl, bu ümidin de boşa çıkması üzüyor… Bundan sonra kendimizi aldatmıya lüzum yok… Artık eskisi gibi apaçık konuşamayız… İki delişmen arkadaş gibi elele verip dolaşamayız… Bunları ne diye, neyin uğrunda feda ettik? Hiç!.. Mevcudolmıyan bir şeye malik olalım derken mevcudolanları kaybettik… Her şey bitti mi? Zannetmem. İkimizin de çocuk olmadığımızı biliyorum. Yalnız bir müddet dinlenmek ve birbirimizden uzak kalmak lâzım. Tâ birbirimizi tekrar görmek ihtiyacını şiddetle duyuncıya kadar… Hadi artık git Raif. Bu an gelince ben seni ararım; belki tekrar dost olur ve bu sefer daha akıllı davranırız. Birbirimizden, verebileceğimizden fazla şeyler beklemeyiz ve istemeyiz… Hadi artık git… O kadar yalnız kalmak istiyorum ki…»

Elini gözlerinden çekmişti. Yüzüme âdeta yalvararak bakıyordu, kolunu uzattı. Parm aklarının ucundan tuttum ve: «Allaha ısmarladık» dedim.

«Hayır, hayır, böyle olmaz… Bana darılarak gidiyorsunuz… Ben size ne yaptım?» diye bağırdı.

Sakin olmak için müthiş bir gayret sarfederek:

«Dargın değilim, müteessirim!» dedim.

«Ben müteessir değil miyim? Beni görmüyor musun?.. Böyle gitme… Gel!..»

Başımı göğsüne doğru çekerek saçlarımı okşadı. Yanağını yüzüme sürdü:

«Bana bir kere gül ve ondan sonra git!» dedi.

Güldüm ve elimi yüzüme kapatarak dışarı fırladım.

Sokakta rasgele yürümiye başladım. Ortalık tenha, dükkânların çoğu kapalı idi. Cenup istikametinde gidiyordum. Yanımdan, buğulu camlariyle tramvaylar, omnibüsler geçiyordu. Yürüdüm… Kararmış yüzlü evler, parke kaldırımlar başladı… Yoluma devam ettim… Terlediğim için paltomun önünü açtım. Şehrin sonuna gelmiştim. Gene yürüdüm… Demiryolu köprülerinin altından, buz tutmuş kanalların üstünden yürüdüm.. Hep yürüdüm. Saatlerce yürüdüm. Hiç bir şey düşünmüyordum. Soğuktan gözlerimi kırpıyor ve koşar gibi hızlı adımlarla ilerliyordum. İki tarafımda muntazam dikilmiş çam ormanları vardı. Arasıra dallardan yere pat! diye kar parçaları düşüyordu. Yanımdan bisikletli insanlar ve uzaktan yerleri sarsarak bir tren geçiyordu. Yürüdüm… Sağ tarafta büyükçe bir göl ve üzerinde paten kayan bir kalabalık gördüm. Ağaçların arasına saparak o tarafa gittim. Ormanın her tarafında uzun, birbirine karışan kayak izleri vardı. Etrafı telörgü ile çevrilmiş korularda minimini çam fidanları, üstlerine yüklenen karla, beyaz pelerinli çocuklar gibi titreşiyorlardı. Uzakta iki katlı, ahşap bir kır gazinosu vardı. Gölün üzerinde kısa etekli kızlar ve paçaları bağlı delikanlılar hiç durmadan kayıyorlardı. Ayaklarının birini havaya kaldırıyorlar, oldukları yerde dönüyorlar, elele tutuşup ilerdeki bir burnun arkasına doğru uzaklaşıyorlardı. Kızların renkli boyun atkıları ve erkeklerin sarı saçları rüzgârdan uçuyor, vücutları muntazam hareketlerle sağa sola kıvrılıyor, her boyları bir uzanıyor, bir kısalıyor gibi görünüyordu.

Bütün bunlara dikkat ediyordum. Ayak bileklerime kadar karlara batarak yürüyor ve her şeye dikkat ediyordum. Kır gazinosunun arkasından dolaşarak karşı taraftaki ağaçların altına doğru gittim. Buraları evvelced de bir kere gördüğümü hatırlıyor fakat ne zaman geldiğimi, buranın neresi olduğunu bir türlü bulamıyordum. Gazinodan birkaç yüz metre ötede, yüksekçe bir yerde, birkaç ihtiyar ağaç vardı. Orada durdum. Gölün üzerindeki kalabalığı tekrar seyre başladım.

Belki dört saatten beri yürüyordum. Ne diye yoldan ayrılıp buraya saptığımın, niçin geri dönmediğimin farkında değildim. Başımın yanması azalmış, burnumun kökünde hissettiğim karıncalanma geçmişti. Yalnız içimde müthiş bir boşluk hissi vardı. Hayatımın en dolu, en manalı zannettiğim bir devresi birdenbire boşalmış, bütün mânasını kaybetmişti. En tatlı emellerinin tahakkukunu gördüğü bir rüyadan acı hakikate uyanan bir insan gibi içim çekiliyordu. Ona hakikaten dargın değildim; asla kızmıyordum. Sadece müteessirdim. «Bunun böyle olmaması lâzımdı» diyordum. Demek ki beni bir türlü sevemiyordu. Hakkı vardı. Beni hayatımda hiç, hiç kimse sevmemişti. Zaten kadınlar pek acayip mahlûklardı. Bütün hâtıralarımı toplıyarak bir hüküm vermek istediğim zaman, kadınların hiç bir zaman sahiden sevemiyecekleri neticesine varıyordum . Kadın sevebileceği zaman sevmiyor, ancak tatmin edilmiyen arzulara üzülüyor, kırılan benliğini tamir etmek istiyor, kaybedilen fırsatlara yanıyor ve bunlar ona aşk çehresi altında görünüyordu. Fakat böyle düşünmekle

Maria’ya karşı haksızlık ettiğimi çabucak anladım. Onu, herşeye rağmen, bu çeşit bir mahlûk addedemezdim. Sonra onun da nekadar ıstırap çektiğini görmüştüm. Sırf bana acıdığı için bu kadar üzülmesine imkân yoktu. O da aradığı ve bulamadığı bir şeye yanıyordu. Fakat bu neydi? Bende, daha doğrusu aramızdaki münasebette eksik olan neydi?

Bir kadının bize her şeyini verdiğini zannettiğimiz anda onun hakikatte bize hiç bir şey vermiş olmadığını görmek, bize en yakın olduğunu sandığımız sırada bizden, bütün mesafelerin ötesinde imiş kadar uzak bulunduğunu kabule mecbur olmak acı bir şey.

Bunun böyle olmaması lâzımdı. Fakat, Maria’nın da dediği gibi, yapılacak bir şey yoktu; hele benim tarafımdan…

Onun bana böyle yapmıya ne hakkı vardı? Senelerden beri, boşluğunu apaçık görmeden, şöyle böyle bir ömür sürmüş, insanlardan kaçsam bile, bunu tabiatımın acayipliğine vermiş, sürüklenip gitmiştim , fakat beni memnun edecek hayat hakkında da bir fikrim yoktu. Yalnızlığımı hissediyor ve üzülüyordum, fakat bundan kurtulmanın mümkün olabileceğini ummuyordum. Maria, daha doğrusu onun tablosu karşıma çıktığı vakit, bu halde idim. O beni birdenbire sessiz ve karanlık dünyamdan ayırmış, ışığa ve sahiden yaşamıya götürmüştü. Bir ruhum bulunduğunu ancak o zaman farketmiştim . Şimdi, geldiği kadar sebepsiz ve âni, çekilip gidiyordu. Fakat benim için bundan sonra eski uykuya dönmek imkânı yoktu. Yaşadığım müddetçe türlü türlü yerler gezecek, dilini bildiğim ve bilmediğim insanlarla tanışacak ve her yerde, herkeste onu, Maria Puder’i, Kürk Mantolu Madonnayı arıyacaktım. Onu bulamıyacağımı daha şimdiden biliyordum. Fakat aramamak elimde olmıyacaktı. Beni, bütün ömrümce bir meçhulü, mevcudolmıyan bir şeyi aramıya mahkûm ediyordu. Bunu yapmamalı idi…

Önümdeki seneler bana tahammül edilemiyecek kadar hazin görünüyordu. Bu yüke katlanmak için bir sebep bulamıyordum. Tam düşüncelerimin burasında gözlerimden bir perde sıyrılır gibi oldu. Bulunduğum yerin neresi olduğunu hatırladım. Bu göl, Wansee idi. Bir gün Paria Puder’le Potsdam’a, İkinci Frederik,in «Gamsız» sarayının parkını gezmiye giderken, o, trenin penceresinden burasını göstermiş, şimdi bulunduğum agaçların altında yüz seneden fazla bir zaman evvel bedbaht Alman şairi Kleist ile sevgilisinin birlikte intihar ettiklerini söylemişti.

Beni buraya getiren neydi? Rasgele yürürken gözüm bu taraflara ilişince neden hemen sapmıştım? Hattâ neden evden çıkar çıkmaz bu istikameti tutarak sözleşmiş gibi buraya gelmiştim? Dünyada en güvendiğim mahlûktan ayrıldıktan ve onun, iki insanın ancak muayyen bir hadde kadar birbirine yaklaşabileceklerine dair söylediklerini dinledikten sonra, ölüme bile beraber giden bu insanların hayattan ayrıldıkları yere gelmek suretiyle ona bir nevi cevap mı vermis oluyordum? Yoksa sadece kendimi inandırmak, dünyada yarı yolda kalmıyan sevgiler de bulunabileceğini hatırlamak mı istemiştim? Bilmiyorum. Hattâ bunları o zaman düşünüp düşünmediğimi de iyice tayin edemiyorum. Fakat bulunduğum yer, birdenbire ayaklarımın altını yakmıya başlamıştı! Kadının göğsünde ve erkeğin kafasında birer tabanca kurşuniyle, yanyana uzandıklarını görür gibi oluyordum. Çimenler arasından kıvrıla kıvrıla akan ve bir gölcük halinde birleşen kanlarına bastığımı zannediyordum. Mukadderatları gibi kanları da birbirine karışmıştı. Ve işte şurada, birkaç adım ilerde yatıyorlardı. Hâlâ beraberdiler… Geldiğim yoldan, gerisin geriye koşmıya başladım…

Aşağıdan, gölün üzerinden, kahkahalar geliyordu. Birbirini bellerinden tutan çiftler, bitip tükenmez bir yolculuğa çıkmışlar gibi, hiç durmadan dolaşıyorlardı. Gazinonun ikide birde açılan kapısından dışarı müzik sesi ve ayak patırdısı vuruyordu. Kaymaktan yorulanlar sırtı tırmanarak gazinoya doğru gidiyorlar, her halde grog içerek kızışmak ve biraz dansetmek istiyorlardı.

Eğleniyorlarıdı. Yaşıyorlardı. Ve ben, kafamın içine ve yalnız kendi ruhuma kapanmakla onların üstünde değil, altında bulunduğumu anlıyordum. Şimdiye kadar zannettiğim gibi, kütleden ayrılmanın bir hususiyet, bir fazlalık değil, bir sakatlık demek olduğunu hissediyordum. Bu insanlar dünyada nasıl yaşamak lâzımsa övle yaşıyorlar, vazifelerini yapıyorlar, hayata birşey ilâve ediyorlardı. Ben neydim? Ruhum, bir ağaç kurdu gibi beni kemirmekten başka ne yapıyordu? Şu ağaçlar, onlann dallarını ve eteklerini örten karlar, şu ahşap bina, şu gramofon, şu göl ve üzerindeki buz tabakası ve nihayet bu çeşit çeşit insanlar hayatın kendilerine verdiği bir işi yapmakla meşguldüler. Her hareketlerinin bir mânası vardı, ilk bakışta göze görünmiyen bir mânası. Ben ise, dingilden fırlıyarak, boşta yuvarlanan bir araba tekerleği gibi sallanıyor ve bu halimden kendime imtiyazlar çıkarmıya çalışıyordum. Muhakkak ki dünyanın en lüzumsuz adamıydım. Hayat beni kaybetmekle hiç bir şey ziyan etmiyecekti. Hiç kimsenin benden bir şey beklediği ve benim hiç kimseden bir şey beklediğim yoktu.

İçindekiler
  1. 1. Bölüm
  2. 2. Bölüm
  3. 3. Bölüm
  4. 4. Bölüm
  5. 5. Bölüm
  6. 6. Bölüm
  7. 7. Bölüm
  8. 8. Bölüm
  9. 9. Bölüm
  10. 10. Bölüm
  11. 11. Bölüm
  12. 12. Bölüm
Paylaş