Kürk Mantolu Madonna · Sabahattin Ali
Kürk Mantolu Madonna — 8. Bölüm
Biraz durup yüzümü tetkik etti. Biraz şarap içti. Konuştukça açılıyor ve sıkıntısından kurtuluyor gibiydi.
«Ne diye şaşırdınız?» diye devam etti, «Korkmayın, zannettiğiniz gibi değil. Ama keşki öyle olabilsem. Muhakkak ki insan ruhunu daha az alçaltan bir şey yapmış olurum… Yalnız ben ressamım, biliyorsunuz… Kendime göre güzellik telâkkilerim var… Bir kadınla sevişmeği güzel bulmuyorum… Nasıl söyliyeyim… Estetik değil… Sonra ben tabiatı çok severim… Tabii olmıyan şeylere karşı her zaman çekingen davranırım… Bunun için muhakkak bir erkeği sevmem lâzım geldiğine inanıyorum… Ama sahiden bir erkek… Hiç bir kuvvete dayanmadan beni sürükliyebilecek bir erkek… Benden bir şey istemeden, bana hâkim olmadan, beni tezlil etmeden beni sevecek ve yanımda yürüyecek bir erkek… Yani hakikaten kuvvetli, tam bir erkek… Şimdi anlıyor musunuz, sizi neden sevmiyorum. Zaten sevecek kadar da zaman geçmedi, fakat siz de benim aradığım değilsiniz… Gerçi biraz evvel bahsettiğim o manasız nahvet sizde yok… Fakat pek çocuk, daha doğrusu pek kadın gibisiniz… Tıpkı annem gibi sizi de birinin idare etmesi lâzım… Bu, ben olabilirim… Eğer isterseniz… Fakat fazla bir şey olamam… Sizinle mükemmel arkadaşlık ederiz… Benim bu sözlerimi kesmeden, beni fikrimden çevirmiye, ikna etmiye, yani yola getirmiye kalkmadan dinliyen ilk erkek sizsiniz. Beni anladığınız gözlerinizden belli… Dediğim gibi, gayet iyi dost olabiliriz. Ben sizinle nasıl açıkça konuştumsa siz de bana içinizi dökebilirsiniz. Bu kadarı da az mı? Fazla şeyler istiyerek bunu da kaybetmek daha mı iyi? Ben bunu asla istemem. Dün akşam da söylemiştim, benim bazan bir halim bir halime uymaz… Fakat bu sizi yanlış düşüncelere sevketmemeli… Ana noktalarda asla değişmem… Nasıl? Benimle arkadaş olacak mısınız?…»
Bütün bu sözler beni serseme döndürmüştü… Onun hakkında son bir hüküm vermekten korkuyor ve bunda isabetli olamıyacağımı seziyordum. Kafamdan yalnız bir arzu geçiyordu: ne pahasına olursa olsun, ona yakın bulunmak, ondan ayrılmamak… Öte tarafının bana lüzumu yoktu… Hiç bir insandan, bana verdiğinden fazla bir şey istemiye alışmamıştım… Buna rağmen içimde garip bir durgunluk vardı. Gözlerimi onun benden cevap bekliyen siyah ve dalgın gözlerine dikerek ağır ağır:
«Maria,» dedim, «sizi gayet iyi anlıyorum… Hayattaki tecrübelerinizin sizi böyle uzun bir izahat vermiye sevkettiğini de görüyor ve bunu, ileride dostluğumuzu sarsabilecek şeylere mâni olmak için yaptığınızı düşünerek memnun oluyorum. Demek ki bu dostluğun sizce bir kıymeti var…»
Tasdik makamında başını hızlı hızlı salladı. Devam ettim:
«Belki bana bunları söylemenize lüzum yoktu. Fakat nereden bileceksiniz? Birbirimizi yeni tanıyoruz. İhtiyatlı bulunmak daha iyi… Benim hayatta sizin kadar tecrübem yok. Pek az insanla tanıştım ve daima kendi kendimle yaşadım. Görüyorum ki, başka yollardan gittiğimiz halde ikimiz de ayni neticeye varmışız: İkimiz de birer insan arıyoruz, kendi insanımızı… Eğer birbirimizde bunu bulursak harikulâde bir şey olur… Asıl ehemmiyeti olan budur, öteki meseleler ikinci derecede kalır… Kadın, erkek münasebetlerine gelince, hiç bir zaman korktuğunuz cinsten bir insan olmadığıma emin olabilirsiniz. Gerçi başımdan geçmiş maceralarım yok, fakat kendim kadar hürmet etmediğim ve kendim kadar kuvvetli bulmadığım bir insanı sevebileceğimi aklıma bile getirmedim. Demin tezlil edilmekten bahsettiniz. Bir erkeğin buna müsaade edebilmesi bence kendi şahsiyetini inkâr etmesi, asıl kendini tezlil etmesi demektir. Ben de sizin gibi tabiatı çok severim, hattâ diyebilirim ki insanlardan nekadar uzak kaldıysam tabiata o kadar sokuldum. Benim memleketim dünyanın en güzel yerlerinden biridir. Tarihlerde okuduğumuz birçok medeniyetler oralarda kurulmuş ve yıkılmıştır. On, on beş asırlık zeytin ağaçlarının altında yatarken bir zamanlar bunların mahsulünü toplıyan insanları düşünürdüm. Çam ağaçlariyle kaplı dağlarında, insan ayağı basmamış zannedilen yerlerde mermer köprülere, işlemeli sütunlara raslardım. Bunlar benim çocukluğumun arkadaşları, hayallerimin mevzuu idi. O zamandan beri tabiatı ve onun mantığını her şeyin üstünde tutarım. Bırakalım, arkadaşlığımız da tabii yolunda yürüsün. Biz ona suni istikametler vermiye, peşin kararlarla onu bağlamıya çalışmıyalım!»
Maria şahadet parmağiyle, masanın üzerinde duran elime vurdu:
«Siz zannettiğim kadar çocuk değilsiniz!» dedi. Gözleri, kararsız ve ürkek, üzerimde dolaşıyordu. Biraz büyükçe olan alt dudağını daha çok dışarı çıkarmış, böylece, ağlamak üzere bulunan küçük bir kız halini almıştı. Gözleri bunun akisne olarak, düşünceli ve araştırıcı idi. Kısa bir zaman içinde yüzünün nekadar çok ifade değiştirdiğine hayret ediyordum.
«Bana hayatınıza, memleketinize, zeytin ağaçlarına dair birçok şeyler anlatabilirsiniz!» diye söze başladı. «Ben size çocukluğumu ve babama ait hatırlıyabildiğim bazı şeyleri söylerim. Her halde konuşacak söz bulmakta sıkıntı çekmeyiz… Fakat burada nekadar çok gürültü oluyor. Galiba salon boş da onun için… Zavallılar çalgılarının gürültüsü ile hiç olmazsa patronu neşelendirmek istiyorlar… Ah, siz böyle yerlerin patronlarının ne demek olduğunu bir bilseniz!»
«Çok mu kabadırlar?»
«Hem nasıl! İşte erkekleri yakından tanımak için bu da bir vesiledir. Meselâ bizim Atlantik’in sahibi gayet nazik bir adamdır. Yalnız müşterilere karşı değil, kendisiyle alış verişi olmıyan her kadına karşı… Muhakkak ki, onun kabaresinde çalışmasam, bana bir baron kadar ince kur yapar ve beni kibarlığına hayran ederdi. Fakat kendisinden para alan insanlara karşı birdenbire değişiyor ve buna galiba «Meslek ahlâkı» diyor. «Kazanç ahlâkı» dese daha doğru olacak. Çünkü insafsızlığa ve bazan terbiyesizliğe kadar varan kabalığı, müessesenin ciddiyetini korumak arzusundan ziyade, aldatılmak korkusundan ileri geliyor. İhtimal ki iyi bir aile babası veya dürüst bir vatandaş olan bu adamın nasıl bizden sadece sesimizi, gülüşümüzü, vücudumuzu değil, insanlığımızı da satmamızı istediğini görseniz irkilirsiniz…»
Uzak bir tedai ile, sözünü kestim:
«Babanız neci idi?» dedim.
«Söylememiş miydim? Avukattı. Neden sordunuz? Bu hallere nasıl düştüğümü mü merak ettiniz!»
Sustum.
«Almanyayı henüz pek tanımadığınız anlaşılıyor. Benim bu halimde bir fevkalâdelik yok. Babamın bıraktığı para ile okudum. Vaziyetimiz fena değildi. Harp esnasında hastabakıcılık yaptım. Sonra akademiye devam ettim. Küçük iradımız enflasyon yüzünden gitti. Para kazanmıya mecbur oldum. Bundan şikâyetçi değilim. Çalışmak hiç de fena bir şey değil.. Bana dokunan, ruhlarımızı alçaltmadan çalışmak isteyişimizin hoş görülmemesi.. Sonra bir de hep sarhoş ve insan etine acıkmış kimselerle karşı karşıya bulunmak mecburiyeti beni sıkıyor. Bazan öyle bir bakışları var ki… Buna sadece hayvanlık diyemiyeceğim.. Yalnız bu kadar olsa gene tabiidir… Bu, hayvanlıktan da aşağı bir şey… İnsan riyakârlığının, kurnazlığının, zavallılığının karıştığı bir hayvanlık… İğrenç…»
Etrafına bakındı. Orkestra, gürültüsünü büsbütün arttırmıştı. Bavyera elbisesi giymiş şişmanca ve mısır püskülü gibi saçlı bir kadın avaz avaz, neşeli dağ havaları söylüyor, gırtlağından acayip sesler çıkararak etrafına dönüyordu.
Maria:
«Hadi kalkalım, sessiz bir yerde oturalım… Vakit daha erken!» dedi. Sonra dikkatle yüzüme bakarak:
«Yoksa sizi sıkıyor muyum?… Boyuna konuşuyor ve sizi sabahtan beri oradan oraya sürüklüyorum. Kadınların bu kadar sokulgan olması iyi bir şey değil… Ciddî söylüyorum. canınız sıkıldı ise sizi serbest bırakayım!»
Ellerini tuttum. Uzun müddet cevap vermedim.
Yüzüne de bakmadım. Buna rağmen, içimden geçenleri anladığına emin olduktan sonra, ancak o zaman:
«Size minnettarım!» dedim.
«Ben de size!» dedi ve ellerini çekti.
Sokağa çıkınca:
«Gelin, sizinle buralara yakın bir kahveye gidelim!» dedi. «Çok hoş bir yerdir. Acayip insanlar göreceksiniz.»
«Romanisches Kaffee’ye mi?»
«Evet, biliyor musunuz? Gittiniz mi?»
«Hayır, duydum!»
Güldü:
«Ay sonlarmda parasız kalan arkadaşlarınızdan mı?»
Ben de gülümsedim ve önüme baktım.
Her zaman sanatkârlar tarafından ziyaret edilen bu kahvenin geceleri on birden sonra yaşlı, zevk düşkünü, genç meraklısı ve paralı kadınlarla dolduğunu ve her milletten, her yaştan birçok jigoloların bu zamanlarda oraya gidip kendilerini beğendirmiye çalıştıklarını duymuştum.
Henüz vakit erken olduğu için kahvede sadece genç sanatkârlar vardı. Grup grup oturmuşlar, yüksek sesle münakaşa ediyorlardı. Sütunlar arasındaki bir merdivenden yukarı kata çıktık. Güçlükle boş bir masa bulduk.
Etrafımızda geniş kenarlı siyah şapkaları, uzun saçları ile Fransız mukallidi genç ressamlar, ağızlarında pipoları, uzun tırnaklı parmaklariyle habire sahife dolduran muharrirler oturuyorlardı.
Uzun boylu, sarışın, ağzının hizasına kadar favorili bir genç uzaktan işaretler ederek bizim masamıza geldi.
«Kürk Mantolu Madonnayı selâmlarım!» diyerek Maria’nın başını ellerinin arasına aldı, evvelâ alnından, sonra yanaklarından öptü.
Gözlerimi yere diktim ve bekledim. Şundan bundan konuştular. Ayni sergide resim teşhir ettikleri anlaşılıyordu. Nihayet delikanlı Maria’nın elini şiddetle sıkıp salladıktan ve bana: «Allaha ısmarladık, genç efendi!» diye, her halde sanatkâr usulü bir selâm verdikten sonra uzaklaştı.
Hâlâ önüme bakıyordum. Kadın:
«Ne düşünüyorsun?» diye sordu.
«Bana «sen» dediniz, farkında mısınız?»
«Evet… İstemiyor musunuz?»
«Ne demek? Teşekkür ederim!»
«Of! O kadar çok teşekkür ediyorsunuz ki!»
«Biz şarklılar çok kibar insanlarızdır… Ne düşünüyordum biliyor musunuz? O adam sizi öptü ve ben hiç kıskanmadım?»
«Sahi mi?»
«Ve niçin kıskanmadığımı merak ediyorum!»
Uzun uzun bakıştık. İtimatla, birbirimizi arıya arıya bakıştık.
«Bana biraz da kendinizden bahsetsenize!» dedi.
Peki makamında başımı salladım. Ona birçok şeyler söylemeği gündüzden tasarlamıştım. Fakat bunların hiç biri aklıma gelmiyor, kafamdan yepyeni şeyler geçiyordu. Nihayet karar verdim ve rasgele konuşmıya başladım. Muayyen bir şey anlatmıyor, çocukluğumdan askerliğimden, okuduğum kitaplardan, kurduğum hayallerden, komşumuz Fahriyeden ve tanıdığım eşkıyalardan bahsediyordum. Şimdiye kadar kendime bile söylemekten çekindiğim taraflarım, hiç bana haber vermeden, saklandıkları yerlerden çıkıyorlar ve ortaya dökülüyorlardı. Bir insana ilk defa kendimden bahsettiğim için bütün çıplaklığımla, hiç bir şeyi örtbas etmeden görünmek istiyordum. Ona yalan söylememek, kendimi tahrif etmemek, hiç bir şeyi değiştirmemek için o kadar gayret sarfediyor, hattâ bu gayrette bazan ileri giderek kendi aleyhimdeki noktaları o kadar tebarüz ettiriyordum ki, bu suretle gene hakikatten ayrılmış oluyordum.
Hâtıralar ve uzun zaman zaptedilmiş hisler, daima susturulmuş heyecanlar bir sel gibi, gitgide büyüyerek, kabararak, hızlanarak dışarı akıyordu. Onun nasıl bir dikkatle beni dinlediğini, gözlerini nasıl, söz haline getiremediğim taraflarımı da anlamak ister gibi yüzümde gezdirdiğini gördükçe büsbütün açılıyordum. Bazan tasdik eder gibi ağır ağır başını sallıyor, bazan hayret eder gibi ağzını hafifçe açıyordu. Heyecanlandığım zamanlar yavaş yavaş elimi okşuyor, sözlerim şikâyet eden bir edâ alınca şefkatle gülümsüyordu.
Bir aralık, meçhul bir kuvvet tarafından dürtülmüş gibi sözümü kestim ve saatime baktım. On bire geliyordu. Etrafımızdaki masalarda kimseler kalmamıştı. Yerimden fırlıyarak:
«Fakat işinize geç kalacaksınız!» diye bağırdım.
Kendini toplamıya çalıştı. Ellerimi daha çok sıktı, acele etmeden doğrularak:
«Hakkınız var!» dedi. Beresini başına yerleştirirken ilâve etti:
«Ne güzel konuşuyorduk!»
Onu Atlantik barının önüne kadar getirdim. Yolda hemen hemen hiç konuşmadık. İkimiz de, bu akşamın intihalarım içimize yerleştirmek ister gibi dalgın ve dolu idik. Yolun sonlarına doğru vücudümun ürperdiğini hissettim.
«Benim yüzümden eve gidip kürkünüzü giyemediniz, üşüyeceksiniz!» dedim.
«Sizin yüzünüzden mi?.. Doğru.. Sizin yüzünüzden… Fakat kabahat bende… Ehemmiyeti yok… Çabuk yürüyelim!»
«Sizi tekrar eve götürmek için bekliyeyim mi?»
«Hayır, hayır… Asla… Yarın buluşuruz!»
«Siz bilirsiniz!»
Belki üşümemek için, bana daha çok sokuldu. Elektriklerin aydınlattığı kapının önüne yaklaşınca durdu, kolumdan çıkarak elini uzattı. Fevkalâde ciddî bir şey düşünüyor gibiydi. Beni çekerek duvarın kenarına sürükledi. Nihayet, yüzüme doğru eğildi, gözlerini kaldırıma dikti ve fısıltı gibi bir sesle, fakat çabuk çabuk:
«Demek beni kıskanmıyorsunuz ha?» dedi. «Beni sahiden bu kadar çok mu seviyorsun?» birdenbire gözlerini kaldırdı ve merakla yüzüme bakmıya başladı. Bu anda neler duyduğumu ona söyliyecek bir kelime bulamadığım için göğsümün daralır gibi olduğunu, boğazımın kuruduğunu hissettim. Her söz, hattâ ağzımdan çıkacak her ses, saadetimi bozacak, bulandıracak diye korkuyordum. O hâlâ, bu sefer biraz da korkuyla, yüzüme bakıyordu. Çaresizlikten gözlerimin yaşardığını farkettim. O zaman onun çehresinde rahat bir gevşeme oldu. Dinlenir gibi bir saniye gözlerini kapadı. Sonra başımı tutarak bir defa ağzımdan öptü ve arkasını dönerek, hiç bir şey söylemeden, ağır ağır yürüdü ve içeri girdi.
Pansiyona âdeta koşarak döndüm. Hiç bir şey düşünmemek, hiç bir şey hatırlamamak istiyordum. Bu gecenin hâdiseleri, onlara hâtıralarımla bile dokunmaktan ürkecek kadar kıymetli idiler. Nasıl biraz evvel ağzımdan çıkacak küçük bir sesin o tasavvur edilmez saadet anının havasını bozacağından korktu isem, bu sefer de hayalimle yapacağım her kurcalamanın, bugün yaşadığım bir kaç saatin harikulâde vakalarına ve bu vakaların emsalsiz âhengine zarar vereceğinden çekiniyordum.
Karanlık merdivenli pansiyon bana pek şirin, koridorları dolduran bütün kokular hoş geldi.
Bundan sonra, her gün Maria Puder’le buluşup beraber gezmiye başladık. Birbirimize söyliyecek şeyleri ilk akşam bitirmiş değildik. Her zaman karşılaştığımız insanlar, manzaralar, bize düşüncelerimizi söylemek ve bunların birbirine nekadar yakın olduğunu tesbit etmek imkânını veriyordu. Bu fikir yakınlığı, her noktada ayni şekilde düşünmenin neticesi idi; gerçi bunda, bir tarafın fikrini kabul edip kendisine mal etmiye diğer tarafın evvelden hazır bulunmasının da tesiri vardı. Fakat karşısındakinin her kanaatini doğru bulup benimsemek için vesile aramak da bir nevi ruh yakınlığı alâmeti değil miydi?
En çok, müzelere ve resim galerilerine gidiyorduk. Bana yeni ve eski üstatların tabloları hakkında izahat veriyor, onların kıymetleri hakkında münakaşalar yapıyordu . Birkaç kere tekrar nebatat bahçesine, bir iki akşam da operaya gitmiştik. Fakat gece saat onda, on buçukta buradan çıkıp işine gitmek ona güç geldiği için opera ziyaretlerinden vazgeçtik. Sonradan bir gün bana:
«Yalnız zaman bakımından değil, başka bir sebep dolayısiyle de operaya gitmek istemiyorum. Oradan çıktıktan sonra Anlantik’te şarkı şöylemek bana dünyanın en gülünç, en bayağı bir işi gibi geliyor.» demişti
Fabrikaya yalnız öğleden evvelleri gidiyordum. Pansiyon halkiyle hemen hemen görüşmez olmuştum. Prau Heppner arasıra:
«Sizi birisine kaptırdık galiba!» diye takıldığı halde sadece gülmüş ve lâfı uzatmamıştım. Bilhassa Frau van Tiedemann’ın bir şey duymamasını istiyordum. Maria bunda belki mahzur görmezdi, fakat ben, belki Türkiyeden kalmış bir itiyatla, böyle icabettiği kanaatindeydim.
Halbuki ortada kimseden saklanacak bir şey yoktu. İlk akşamdan beri dostluğumuz, aramızda kararlaştırdığımız hudutlar içinde kalmış ve Atlantik önündeki sahne, her ikimiz tarafından da, hiç bir vesile ile hatırlatılmamıştı. İlk zamanlarda bizi birbirimize yaklaştıran daha ziyade bir tecessüstü. Acaba daha neler var? diye merak ediyor ve gayet çok konuşuyorduk. Sonraları bu tecessüsün yerini bir alışkanlık aldı. Bazı sebeplerle iki üç gün görüşemesek birbirimizi adamakıllı göreceğimiz geliyordu. Buluştuğumuz zaman, ayrı kalmış arkadaş çocuklar gibi seviniyor, elele tutuşarak yürüyorduk. Onu çok seviyordum. İçimde bütün bir dünyayı sevecek kadar çok muhabbet bulunduğunu hissediyor ve bunu nihayet bir yere sarfedebildiğim için kendimi mesut sayıyordum. Onun da benden hoşlandığı, beni aradığı muhakkaktı. Fakat arkadaşlığımızı başka sahalara götürmek için asla vesile vermiyordu. Bir gün Berlin civarında bir orman olan Grünewald’da dolaşırken kolunu boynuma atmıştı, bana dayanarak yürüyordu. Omuzumdan aşağı sarkan eli hafif hafif sallanıyor ve başparmağı havada daireler çizer gibi kımıldıyordu. Nasıl doğduğunu anlamadığım bir arzu ile bu eli yakaladım ve avcunun içini öptüm. Derhal yumuşak, fakat kati bir hareketle kolunu çekti. Bunun üzerinde hiç bir şey konuşmadık ve gezintimize devam ettik. Fakat o andaki ciddiliği, bir daha bu şekildeki hislerime kapılmakdan beni menedecek kadar açık ve kuvvetli idi. Bazan aramızda aşk meselelerinden bahsettiğimiz olurdu. Onun bu mevzuu nekadar lâkayt, nekadar kendinden uzak bir şeymiş gibi incelediğini gördükçe içimde garip bir ezilme duyardım. Evet, her şeye razı olmuş, onun bütün şartlarını kabul etmiştim. Fakat buna rağmen, bazan sözü maharetle kendimize nakleder, dostluğumuzu tahlile kalkardım. Benim fikrimce aşk diye ayrı, mücerret bir mefhum yoktu. İnsanlar arasında çeşit çeşit kendini gösteren bütün sevgiler, sempatiler bir nevi aşktı. Yalnız yerine göre isim ve şekil değiştiriyorlardı. Kadınla erkek arasındaki sevgiye hakikî ismini vermemek bir nevi kendimizi aldatmaktan başka bir şey değildi.
O zaman Maria şehadet parmağını sallıyarak gülüyor:
«Hayır dostum, hayır!» diyordu. «Aşk hiç de sizin söylediğiniz basit sempati veya bazan derin olabilen sevgi değildir. O büsbütün başka, bizim tahlil edemediğimiz öyle bir histir ki, nereden geldiğini bilmediğimiz gibi, günün birinde nereye kaçıp gittiğini de bilmeyiz. Halbuki arkadaşlık devamlıdır ve anlaşmıya bağlıdır. Nasıl başladığını gösterebilir ve bozulursa bunun sebeplerini tahlil edebiliriz. Aşka girmiyen şey ise tahlildir. Sonra düşünün, dünyada hepimizin hoşlandığımız birçok kimseler, meselâ benim hakikaten sevdiğim birçok dostlarım vardır. (Muhterem Beyefendinin bunların en başında geldiğini söyliyebilirim.) Şimdi ben bütün bu insanlara âşık mıyım ?»
Ben fikrimde ısrar ederek:
«Evet,» demiştim. «En çok sevdiğinize hakikaten ve diğerlerine birer parça âşıksınız!»
Maria hiç beklemediğim bir cevap vermişti:
«Şu halde niçin beni kıskanmadığınızı söylüyordunuz?»
Söyliyecek bir şey bulamıyarak bir müddet düşündüm, sonra izah etmiye çalıştım :
«İçinde hakikaten sevmek kabiliyeti olan bir insan hiçbir zaman bu sevgiyi bir kişiye inhisar ettiremez ve kimseden de böyle yapmasını bekliyemez. Nekadar çok insanı seversek, asıl sevdiğimiz bir tek kişiyi de o kadar çok ve kuvvetli severiz. Aşk dağıldıkça azalan bir şey değildir.»
«Ben şarklıları başka türlü düşünür zannederdim!»
«Ben öyle düşünmüyorum!»
Maria gözlerini sabit bir noktaya dikip uzun uzun daldıktan sonra:
«Benim beklediğim aşk başka!» dedi. «O, bütün mantıkların dışında, tarifi imkânsız ve mahiyeti bilinmiyen bir şey. Sevmek ve hoşlanmak başka, istemek, bütün ruhiyle, bütün vücudiyle, her şeyiyle istemek başka… Aşk bence bu istemektir. Mukavemet edilmez bir istemek!»
O zaman onu yakalamış gibi kendimden emin bir edâ ile:
«Bu söylediğiniz bir an meselesidir» dedim. «İçinizde mevcudolan sevgi, alâka, sarih olarak bilinmiyen bazı vesilelerle, zamanı tayin edilemiyecek olan bir anda, birdenbire birikir, tekâsüf eder, nasıl tatlı tatlı ısıtan güneş ışığı bir adeseden geçtikten sonra bir noktada toplanıyor ve yakmıya başlıyorsa, kuvvetini fevkalâde arttıran bu sevgi de sizi sarar ve tutuşturur. Onu dışardan birdenbire gelen bir şey zannetmek doğru değildir. O, içimizde zaten mevcudolan hislerin bizi şaşırtacak kadar şiddetlenivermesinden ibarettir.»
Bu münakaşayı burada bırakmış, fakat başka zamanlar gene ele almıştık. Ne kendi sözlerimin, ne de onun fikirlerinin yüzde yüz isabetli olmadığını seziyordum. Her ikimizi de, birbirimize karşı nekadar açık olmak istersek istiyelim, bize tâbi olmıyan birtakım gizli, müphem düşüncelerin ve arzuların idare ettiği muhakkaktı. Birleştiğimiz noktalar nekadar çok olursa olsun, ayrı olduğumuz yerler de vardı ve bir taraf diğer tarafa kolayca uyuyorsa, bunu ancak daha ehemmiyetli bulduğu bir gaye uğrunda yapıyordu. Ruhlarımızın böyle en saklı köşelerini bile ortaya dökmekten ve üzerinde münakaşa etmekten çekinmiyorduk; buna rağmen hiç dokunmadığımız taraflar da vardı, çünkü bunların ne olduğunu biz de doğru dürüst bilmiyorduk; fakat bir his bana, asıl bu cihetlerin mühim olduğunu fısıldıyordu.
Şimdiye kadar bana bu derece yakın olan bir insana tesadüf etmediğim için, bence bütün meselelerin üstünde onu muhafaza etmek arzusu vardı. Bütün isteklerimin en son gayesi belki de ona tamamen, hiç noksansız, bütün maddî ve manevî varlığiyle sahibolmaktı, fakat elde edebildiğimi de kaybetmek korkusiyle, bu gayeye gözlerimi çevirmekten çekiniyor, seyretmekte olduğu ve yakalamak istediği harikulade güzel bir kuşu küçük bir hareketiyle kaçıracağından korkan bir insan gibi âtıl kalıyordum.
Bu hareketsizliğin, korkuya dayanan bu tereddüdün daha zararlı olduğunu, insan münasebetlerinde bir noktada taş kesilmiş gibi kalınamıyacağını, ileriye atılmıyan her adımın insanı geriye götürdüğünü ve yaklaştırmıyan anların muhakkak uzaklaştırdığını karanlık bir şekilde seziyor ve içimde sessizce yanan, fakat günden güne büyüyen bir endişenin yer etmiye başladığını hissediyordum.
Fakat başka türlü yapabilmem için başka türlü bir insan olmam lâzımdı. Asıl noktanın mütemadiyen etrafında dolaştığımı bildiğim halde bu noktaya gidecek yolları bilmiyor, arıyamıyordum. Eski mahcupluğum ve sıkılganlığım kalmamıştı. Kendi içime kapanmıyor, hattâ belki de biraz müfrit şekilde ruhumu meydana veriyordum; ama hep bu ana noktaya dokunmamak şartiyle…
Bütün bunları o zamanlar bu kadar vazıh ve derin düşünüp düşünmediğimi bilmiyorum. Bugün, araya on iki seneden fazla bir zaman girdikten sonra, o günkü halimi gözümün önüne getiriyor ve bu neticeleri çıkarıyorum. Maria hakkındaki hükümlerim de ayni zaman mesafesinin tasfiye ve tetkikinden geçmiş bulunuyor.
O sıralarda Maria’nın da birtakım tezatlı hisler içinde bulunduğunu anlıyordum. Bazan aşırı derecede durgun, hattâ soğuk oluyor, bazan da birdenbire coşuyor, bana, nefsime menettiğim cesareti verecek kadar müfrit bir alâka gösteriyor, âdeta beni açıkça tahrik ediyordu. Fakat bu halleri pek çabuk geçiyor, aramızda tekrar eski arkadaşlık havası peyda oluyordu. Onun da benim gibi, dostluğumuzun, olduğu yerde kalmak suretiyle, bir çıkmaza girdiğini farkettiği muhakkaktı. Yalnız o, asıl aradığını bulamamakla beraber, bendeki diğer birçok tarafların kendisi için feda edilemiyecek kadar kıymetli olduğunu görüyor, bunun için, kendisinden uzaklaşmama sebebolacağını zannettiği şeyleri yapmaktan çekiniyordu.
Bütün bu karışık hisler, ışığa çıkmaktan korkar gibi, ruhlarımızın en saklı köşelerinde durmakta idi; ve biz, hakikatte hep eskisi gibi birbirini ariyan, istiyen, birbirinin huzurundan her zaman daha memnun ve zengin olarak dönen iki candan arkadaştık.
Fakat birdenbire her şey değişiverdi ve hiç beklenmedik bir istikamet aldı. Kânunuevvel ayının sonlarına doğru idi. Annesi Noel’i geçirmek için Prag civarındaki uzak akrabalarından birine gitmişti. Maria bundan memnundu:
«Dünyada en sinirime dokunan şeylerden biri de o mumlar ve yaldızlarla donatılan çam fidanıdır» diyordu. «Bunu yahudiliğime hamletmeyin, çünkü insanların kendilerini bir an için mesut zannetmek sevdasiyle başvurdukları bu nevi mânâsız merasimi saçma bulduğuma göre; böyle garip ve lüzumsuz vecibelerle dolu olan yahudi dinini hoş bulamıyacağım gayet tabiidir. Zaten halis Alman kanından bir Protestan olan annem de, sırf ihtiyar olduğu için ve iş olsun diye bu âdetlere bağlı. Fikirlerimi zındıkça buluyorsa bunda, dinî kanaatlerinden ziyade, son günlerinin ruh sükûnetinin bozulması korkusu âmil oluyor.»
«Yılbaşının da sence hiç bir hususiyeti yok mudur?» diye sordum.
«Hayır,» dedi, «senenin diğer günlerinden ne farkı var sanki? Tabiat onu her hangi bir şekilde ayırmış mı? Ömrümüzden bir sene geçtiğini göstermesi bile o kadar mühim değil; çünkü ömrümüzü senelere ayırmak da insanların uydurması… İnsan ömrü doğumdan ölüme kadar uzanan bir tek yoldan ibarettir ve bunun üzerinde yapılan her türlü taksimat sunîdir… Ama biz felsefeyi bırakalım da, canın isterse, yılbaşı gecesi beraber bir yere gidelim. Benim Atlantik’teki işim geceyarısından evvel biter, çünkü o gece diğer birçok fevkalâde numaralar da var. Beraber çıkar, herkes gibi biz de sarhoş oluruz… Arasıra kendi kendimizden kurtulup cereyana kapılmak hoş bir şey… Ne dersin? Hem biz seninle hiç dans etmedik değil mi?»
«Hayır, etmedik!»
«Ben zaten dans etmekten fazla zevk almam, bazan dans ettiğim kimse hoşuma gider ve bu yüzden o sıkıntıya katlanırım .»
«Bu iş için hoşuna gideceğimi tahmin etmem!»
«Ben de tahmin etmem… Ama olsun, arkadaşlıkta fedakârlık lâzımdır!»
Yılbaşı gecesi akşam yemeğini beraber yedik ve onun iş vaktine kadar lokantada oturup konuştuk; Atlantik’e vardığımız zaman o, soyunmak için arka taraflarda bir yere gitti; ben salonda, ilk geldiğim akşam oturduğum masaya yerleştim. İçerisi kâğıt şeritler, renkli fenerler, yaldızlı tellerle donanmıştı. Halk şimdiden sarhoş olmuşa benziyordu. Dans edenlerin aşağı yukarı hepsi öpüşüyor ve yılışıyordu. İçimde sebepsiz bir can sıkıntısı vardı:
«Ne olacak sanki?» diyordum. «Hakikaten bu gecenin fevkalâdeliği nerede? Kendimiz uydurup kendimiz inanıyoruz. Herkes evine gidip yatsa daha iyi. Biz ne yapacağız? Bunlar gibi birbirimize sarılıp döneceğiz… Bir farkla: Biz öpüşmiyeceğiz… Acaba ben dansedebilecek miyim?»