İlk Cinayet
Dört yaşındayken vapurda eline verilen yavru martıyı boğan çocuk, otuz yıl sonra bile annesinin "Ah insafsız!" sözünü unutamaz.
İlk yayımlandığı eser: Ömer Seyfettin, "İlk Cinayet"; metin: Vikikaynak
Bu sayfada hikâyenin tam metni yer alıyor. Özeti, ana fikri, karakterleri ve eski kelimelerin anlamları metnin sonunda.
Ben hep acı içinde yaşayan bir adamım! Bu sıkıntı âdeta kendimi bildiğim anda başladı. Belki daha dört yaşında yoktum. O gün bugündür, yaptığım değil, hatta düşündüğüm kötülüklerin bile vicdanımda tutuşturduğu sonsuz cehennem sıkıntıları içinde hâlâ kıvranıyorum. Beni üzen şeylerin hiçbirini
unutmadım. Anılarım sanki yalnız hüzün için yapılmış.
Evet, acaba dört yaşımda var mıydım? Ondan önce hiçbir şey bilmiyorum. Bilinç, başımıza nasıl yakmayan bir yıldırım gibi düşer? Tolstoy, daha dokuz aylık bir çocukken kendisinin banyoya sokulduğunu hatırlıyor. İlk duygusu bir hoşlanma! Benimki müthiş bir sıkıntıyla başladı. Ben ilk kez
kendimi Şirket vapurunda hatırlıyorum. Hâlâ gözümün önünde: Sanki dünyaya o anda doğmuşum, annemin kucağı… Annem, yanındaki çok sarı saçlı, genç bir hanımla gülüşerek konuşuyor, cigara içiyorlar. Annem cigarasını ince gümüş bir maşaya takmış. Ben bunu istiyorum.
— Al ama ağzına sürme! diyor.
Bana bu ince maşayı veriyor, cigarasını denize atıyor. Galiba yaz. Çok aydınlık, çok güneşli bir hava… Annem, konuşurken mavi tüylü bir yelpazeyi yavaş yavaş sallıyor. Ben kucağından kayıyorum. Beni kollarımdan tutarak yanına oturtuyor. Gümüş maşacığın halkasına parmağımı takıyor, annem görmeden ucunu ağzıma sokuyor, dişlerimle ısırıyorum. Konuştuğu sarı saçlı hanımın çarşafı mavi… Ben beyazlar giymişim. Başım açık. Saçlarım gür. Hem galiba dağılmış. Annem bunları düzeltirken başımı yukarıya kaldırıyorum. Güneşten kum kum parlayan tentenin kenarında el kadar bir gölge kımıldıyor.
— Bak, bak! diyorum.
Annem de başını kaldırıyor:
— Kuş konmuş, diyor.
Bu kuşu isteyince,
— Tutulmaz, diyor.
Ben yine istiyorum. Annem şemsiyesiyle bu gölgenin altına vuruyor. Ama gölgede kımıltı yok. Yine yanındaki hanıma dönüyor:
— A, kaçmadı.
— Neye acaba?
— Yavru olacak mutlaka.
— …
— Anne, ben kuşu isterim! diye tutturuyorum.
O vakit annem yelpazesini bırakıp ayağa kalkıyor, beni koltuklarımın altından tutuyor ve küçük bir top gibi dışarıya kaldırırken diyor ki:
— Birdenbire tut ha!
Başım keten tenteye yaklaşınca, gözlerim kamaşıyor. Ellerimi uzatıyorum. Tutuveriyorum. Bu, beyaz bir kuş… Annem alıyor elimden, öpüyor, sarı saçlı hanım da öpüyor, ben de öpüyorum.
— Ah, zavallı daha yavru.
— Martı yavrusu.
— Uçamıyor olmalı.
— Denize düşerse boğulur.
— …
Öteki kadınlar da söze karışıyor, “Yaşamaz!” diyorlar. Annem beyaz kuşu “A zavallı, o zavallı!” diye uzun uzadıya okşadıktan sonra benim kucağıma veriyor.
— Eve götürelim, belki yaşar, diyor, ama sakın sıkma yavrum.
— Sıkmam.
— Böyle tut işte.
Gümüş maşacığına bir ince cigara takıyor. Yanındaki hanımla yine dalıyor söze. Kuşcağızın tüyleri o kadar beyaz ki… Dokunuyorum… Kanatlarının kemikleri belli oluyor. Ayakları kırmızı. Kaçmak için hiç çırpınmıyor, şaşırmış. Gözleri yusyuvarlak. Kırmızı gagasının kenarında sanki sarı bir şey yemiş de bulaşığı kalmış gibi sarı bir iz var. Boynunu uzatarak çevresine bakmaya çalışıyor. Ben o zaman gözlerimi anneme kaldırıyorum. Yanındaki hanımla gülüşerek konuşuyorlar. Benimle ilgili değil. Sonra beyaz kuşun uzanan ince boynunu yavaşça elimle tutuyorum. Bütün gücümle sıkmaya başlıyorum. Kanatlarını açmak istiyor. Öteki elimle onları da tutuyorum. Mercan ayakları dizlerime batıyor. Sıkıyorum, sıkıyorum, sıkıyorum. Dişlerim, kırılacak gibi sıkıyorum, gık diyemiyor. Sarı kenarlı gagacığı titreyerek açılıp kapanıyor. Pembe sivri dili dışarı çıkıyor. Yuvarlak gözleri önce büyüyor. Sonra küçülüyor, sonra sönüyor… Birdenbire, kasılmış ellerimi açıyorum. Beyaz kuşcağızın ölüsü “pat!” diye düşüyor yere.
Annem dönüyor, eğiliyor. Yerden bu henüz sıcak, masum ölüyü alıyor. “A… Aaa… Ölmüş!..” dedikten sonra bana dik dik bakıyor:
— Ne yaptın?
— …
— Sıktın mı?
— …
— Söyle bakayım?
— …
Karşılık veremiyor, avazım çıktığı kadar ağlamaya başlıyorum. Annemin elinden beyaz kuşun ölüsünü sarı saçlı hanım alıyor:
— Ah, ne günah!
— …
— Zavallıcık.
— …
Başka kadınlar da söze karışıyor. Karşımızda oturan şişman, yaşlı bir kadın cinayetimi bildiriyor:
— Boğdu. Gördüm vallahi, ne hain çocuk…
— …
Annem sapsarı kesilmiş, sesi titriyor.
“Ah insafsız!” diyerek bana yine acı acı bakıyor. Daha beter ağlıyorum. O kadar ağlıyorum ki… Beni artık susturamıyorlar. Ne vakit, nerede, nasıl sustuğumu bugün hatırlayamıyorum. Sanki sonsuza kadar ağlıyorum.
Kendimi bilir bilmez yaptığım bu cinayetin üzerinden işte otuz yıldan fazla bir zaman geçti. Şimdi Şirket vapurlarının güvertelerinde otururken ne zaman bir martı görsem, birdenbire, neşemi kaybederim. Bir çocuk haykırışıyla ağlamak isterim. Yüreğimin içinde derin bir sızı büyür, büyür. Göğsümü acıtır.
“Ah insafsız!” diyerek beni azarlayan anneciğimin hiç bitmeyen paylamasını duyar gibi olurum.
İlk Cinayet hikâyesinin özeti
Ömer Seyfettin‘in “İlk Cinayet” hikâyesinde anlatıcı, yaptığı ve hatta yalnızca düşündüğü kötülüklerin vicdan azabıyla yaşayan bir adamdır. Hatırlayabildiği ilk an, belki dört yaşındayken annesiyle bindiği Şirket vapurunda geçen güneşli bir yaz günüdür. Annesi yanındaki sarı saçlı genç bir hanımla sohbet ederken çocuk, güneşliğin kenarında kımıldayan bir kuş gölgesi görür ve kuşu ister.
Annesi onu kucaklayıp yukarı kaldırır; çocuk tentenin kenarındaki beyaz kuşu yakalar. Bunun uçamayan bir martı yavrusu olduğu anlaşılır. Kadınlar kuşu öpüp okşar, denize düşerse boğulacağını, belki yaşamayacağını söylerler. Annesi “Eve götürelim, belki yaşar, ama sakın sıkma” diyerek kuşu çocuğun kucağına verir ve yeniden sohbete dalar.
Kimsenin kendisine bakmadığını gören çocuk, kuşun ince boynunu yavaşça tutar ve bütün gücüyle sıkar. Yavru martı ölür, “pat” diye yere düşer. Annesi “Ne yaptın? Sıktın mı?” diye sorar; karşıdaki yaşlı bir kadın çocuğun kuşu boğduğunu gördüğünü söyler. Annesinin “Ah insafsız!” diyen acı bakışı karşısında çocuk dinmek bilmeyen bir ağlamaya başlar.
Aradan otuz yıldan fazla zaman geçmiştir. Anlatıcı vapurda ne zaman bir martı görse neşesini kaybeder, yüreğinde bir sızı büyür ve annesinin paylamasını yeniden duyar gibi olur.
İlk Cinayet hikâyesinin ana fikri
Hikâyenin ana fikri, insanın çocukken nedenini bilmeden yaptığı bir kötülüğün bile vicdanda silinmez bir iz bırakabileceğidir. Ömer Seyfettin, bir çocuğun açıklanamayan bir dürtüyle yaptığı küçük “cinayeti” ve onun yetişkinlikteki acı yankısını anlatarak vicdanın ve hatıranın gücünü gösterir.
İlk Cinayet hikâyesinin karakterleri
- Anlatıcı: Hem dört yaşındaki çocuk hem de otuz yıl sonra o günü hatırlayan, vicdan azabı içinde yaşayan yetişkin.
- Anne: Kuşa acıyan, oğlunu uyaran ve olaydan sonra onu “insafsız” diye azarlayan kadın.
- Sarı saçlı hanım: Annenin vapurda sohbet ettiği genç kadın.
- Yaşlı kadın: Çocuğun kuşu boğduğunu gören ve herkese söyleyen yolcu.
- Yavru martı: Hikâyenin masum kurbanı.
Mekân, zaman ve anlatıcı
- Mekân: İstanbul’da bir Şirket vapurunun güvertesi.
- Zaman: Güneşli bir yaz günü; anlatıcının dört yaşları. Anlatma anı ise olaydan otuz yıldan fazla sonrasıdır.
- Anlatıcı: Birinci tekil şahıs; hikâye, anlatıcının çocukluk hatırası olarak geriye dönüşle anlatılır.
Hikâyedeki eski kelimeler
- Vicdan: İnsanın iyiyi kötüyü ayırıp kendini yargılayan iç sesi.
- Cigara: Sigara.
- Maşa: (Burada) sigarayı tutmak için kullanılan ince ağızlık.
- Tente: Güneşlik, gölgelik bez.
- Çarşaf: Kadınların sokakta giydiği, başı ve bedeni örten dış giysi.
- Paylamak: Azarlamak.
- İnsafsız: Merhametsiz, acımasız.
Düşüncenizi yazın