Tenezzüh
Karlı bir kış günü canı sıkılan yaşlı Juli Hala, gençliğindeki gibi karda gezmeye çıkar ve yolu eski sevgilisinin evine düşer.
İlk yayımlandığı eser: Ömer Seyfettin, "Tenezzüh"; ilk yayım: Sabah gazetesi, 13 Nisan 1902 (imzasız); metin: Vikikaynak (Bütün Hikâyeleri, haz. Nâzım Hikmet Polat, Yapı Kredi Yayınları)
Bu sayfada Ömer Seyfettin‘in “Tenezzüh” hikâyesinin tam metni yer alıyor. Özeti, ana fikri, karakterleri ve eski kelimelerin anlamları metnin sonunda.
Juli Hala çayını bitirdikten sonra penceresinin yanındaki koltuğa yaslanarak dışarıda yağan karların raks-ı hafif ve nâmütenahisine daldı. Bu yeni başlayan kış gününde onu büsbütün taciz eden, sanki daha ziyade yeise sevk eden bir can sıkıntısı vardı. Böyle fırtınalı, karlı günlerde hem-sinni olanlar odalarından çıkamazlardı. Fakat hiç olmazsa onların eğlenceleri vardı. Hâlbuki şimdi o çay içerek pineklemekten artık o kadar bıkmıştı ki… Ah yaz olaydı, hayat-nisâr güneşin altında kalın bastonuna dayanarak gezmeye çıkar, mesut aileler arasında yine evine avdet ederdi. Bazen bir iki eski refikasıyla tenezzühe çıkar, ne hoş zamanlar geçirir idi.
Pencerenin altında, havluda bir gürültü oldu. Juli Hala sıkıntısından silkinerek başını pencerenin camına yaklaştırdı, hafidleri mektebe gidiyorlardı. Al yanaklı, kuvvetli yavrucaklar… birbirlerine kartopları atarak, itişerek, karlara yuvarlanarak karların beyaz kesafetlerinde kayboluyorlardı. Juli Hala tahattur ediyordu ki kendisi de böyle çocukken karları ne kadar çok severdi.
Şimdi kendisini odasında oturmağa mecbur eden şu karları o vakit ne kadar çok severdi. Bu karlar… Bu her şeye karşı, pürşevk ü sürûr raks eden karlar, safiyet ve samîmiyetleriyle ne kadar muazzezdiler. Nihayet bir sevk-i gayr-i ihtiyarî ile kalktı, şimdi onun köhnemiş kalbinde bir iştiyak uyanmıştı: Şu karların içinde bir genç kız gibi gezmek, eğlenmek…
En kalın elbiselerini giydi, başını sardı. Odasından çıktı. Ev halkını hayretlerde bırakarak ve onların istifhamkâr sözlerine, “Ne zannettiniz, çıkıyorum işte…” gibi gülerek kapıdan çıktı. Yanaklarını bârid, karlı bir rüzgâr tırmalayarak istikbal etti. O hiç aldırmayarak yürüdü.
Biraz sonra döndü, evine baktı. Karanlık, siyah, uyuyan şu evden çıktığına o kadar memnun, o kadar şad uzaklaştı. Oh… Ne kadar güzel, beyaz, her taraf beyazdı. Ara sıra hayalî bir maça kâğıdının siyah noktaları gibi beyazlıklar içinde sekizer onar karga kümeleri geçiyordu. Şimdi bütün mâcerâ-yı hayatını gözlerinin önüne getirerek yoluna devam ediyordu. Şuralarda kaç defa böyle karlar yağarken gezmeye gitmiş idi. Küçükken buralarda attığı perendeler, kar topları pîş-i hayalinde ra’şelerle gülerek, onun artık uyuyan kanlarını bî-dâr ediyordu. Etrafına baktı, kimseler yoktu. Yere eğildi. Bir top yaparak havaya attı. Bunda tuhaf bir zevk bularak yoruluncaya kadar attı. Artık terlemişti. Terlerini silerken yanından bir gölge geçti ve onu tanıyarak, “Vay, Juli Hala” dedi, “buralarda ne yapıyorsunuz?”
Bu; kasabanın belediye doktoruydu. Juli Hala cevap verdi: “Biraz tenezzüh yavrum.”
“Böyle bir günde… Pek tehlikeli muhterem hala, pek tehlikeli.”
“Bilakis oğlum bana pek tatlı geliyor.”
Genç doktor gülerek ve uzaklaşarak: “Çabuk odana kaç hala” diyordu, “bu hava tehlikeli…”
Bu havanın, bu raksan, beyaz havanın nesi vardı? Juli Hala, sinniyle bu mevsimin arasında artık hâr bir rabıta-i hülya duymuştu. Kendisini bahar-ı hayatında gezdirerek, dolaştı. İşte şurada, sokağın içinde bir hatıra-i zî-hayatı vardı; eski âşığı… Kimse görmeden, kimse bilmeden ne hoş muâşaka ettiği şu bahçeli evin içinde ne kadar mesut dakikalar geçirmişti. O anda eski âşığını görmek istedi. Kapıyı vurdu, âşıkının hafidi açtı. O sordu: “Pederiniz evdedir değil mi?..”
“Evet, lâkin pek hasta.”
“Hasta mı?..”
“Evet, görebilirsiniz.”
Her yerinde eski ruhunun bir sâye-i yâdını gördüğü havludan, merdivenlerden geçti. Artık kumaşları, halıları solmuş olan odada garip bir hastalık kokusu uçuyordu. Âşığının kızları, torunları, yatağının başında ağlıyorlardı. O ilerledi, eğildi: “Mösyö Lui… Beni tanıyamadınız mı?”
Hasta tanıyamamıştı. İhtizâra yakın dakikaların sekerât-ı sükûnu onu sayıklatıyordu.
Juli Hala oradan çıktıktan sonra yine karların içinden, fakat deminki gibi münfail ve hayalperver olmayarak geçiyordu. Kaburgalarına doğru hafif, tedricen ziyadeleşen bir sızı onu ölüm düşüncelerine sevk etmek istiyor, sırtında, ensesine yakın bir ağrı ona refakat ediyordu. Nihayet eve gelebildi. Titreyerek soyundu, doğru yatağına yattı.
Hala Juli fena halde hasta. Bütün ailesi odasına toplanmışlardı… Gece nöbet birbirini takip etti. Nısfü’l-leylde gelen son nöbet onu pek sarstı. O saatte doktora haber göndermişlerdi…. Şimdi hepsi samit ve mâtemgîr.. Hala Juli dalgın ve bî-haber, bu sükûn-ı felâket içinde doktoru bekliyordu.
Tenezzüh hikâyesinin özeti
Yaşlı Juli Hala, karlı bir kış gününde çayını içtikten sonra penceresinin önüne oturmuş, yağan karı seyretmektedir. Canı çok sıkılmıştır; yaz olsa bastonuna dayanıp gezmeye çıkabilirdi. Pencereden, kartopu oynayarak okula giden torunlarını görür ve çocukken karı ne kadar sevdiğini hatırlar.
İçinde ansızın bir genç kız gibi karlarda dolaşma isteği uyanır. Ev halkının şaşkın bakışlarına aldırmadan en kalın giysilerini giyip sokağa çıkar. Bembeyaz yollarda yürürken bütün hayatı gözünün önünden geçer; kimse görmeden bir kartopu yapıp havaya atar, yoruluncaya kadar oynar. Yolda karşılaştığı belediye doktoru, havanın onun için tehlikeli olduğunu söyleyip eve dönmesini öğütler.
Juli Hala, gençliğinde gizlice sevdiği adamın bahçeli evinin önünden geçerken onu görmek ister. Kapıyı açan torun, Mösyö Lui’nin çok hasta olduğunu söyler. Juli Hala, ailesinin ağladığı yatağın başına gidip eski sevgilisine kendini tanıtmaya çalışır; ama ölüm döşeğindeki adam onu tanıyamaz.
Dönüş yolunda Juli Hala’nın neşesi kaybolmuştur; kaburgalarında ve sırtında bir sızı başlar. Eve zorlukla varır, titreyerek yatağa girer. Gece ailesi başına toplanır, doktora haber gönderilir. Hikâye, ölümün yaklaştığını sezdiren sessiz bir bekleyişle biter.
Tenezzüh hikâyesinin ana fikri
Hikâye, yaşlılığın ve geçen zamanın hüznünü anlatır. Gençliğe duyulan özlem bir anlığına insanı yeniden canlandırsa da zamanı geri çevirmek mümkün değildir. Karın beyazlığıyla gençlik hatıraları, hastalık ve ölümle yan yana getirilir.
Tenezzüh hikâyesinin karakterleri
- Juli Hala: Hikâyenin başkişisi; yaşlı, canı sıkılan, gençlik hatıralarına özlem duyan bir kadın.
- Torunlar: Kartopu oynayarak okula giden çocuklar; Juli Hala’ya kendi çocukluğunu hatırlatırlar.
- Belediye doktoru: Juli Hala’yı soğuğa karşı uyaran genç hekim.
- Mösyö Lui: Juli Hala’nın gençlikteki sevgilisi; ölüm döşeğindedir.
Mekân, zaman ve anlatıcı
Olaylar adı verilmeyen, karlı bir kasabada geçer: Juli Hala’nın evi, karla kaplı sokaklar ve Mösyö Lui’nin bahçeli evi. Zaman, yeni başlayan bir kış günü ve onu izleyen gecedir. Hikâye üçüncü tekil kişi ağzından, ilahi bakış açısıyla anlatılır. Ömer Seyfettin’in ilk dönem hikâyelerinden biridir; dili Servet-i Fünûn nesrini andıran ağır tamlamalarla doludur.
Hikâyedeki eski kelimeler
- Tenezzüh: Gezinti.
- Raks-ı hafif: Hafif dans, süzülüş.
- Nâmütenahi: Sonsuz, bitmez tükenmez.
- Taciz etmek: Rahatsız etmek.
- Ye’s: Umutsuzluk.
- Hem-sin: Yaşıt.
- Refika: Kadın arkadaş.
- Avdet: Geri dönüş.
- Havlu: Avlu.
- Hafîd: Torun.
- Tahattur etmek: Hatırlamak.
- Pürşevk ü sürûr: Coşku ve sevinç dolu.
- Muazzez: Değerli, sevgili.
- Sevk-i gayr-i ihtiyarî: Elde olmayan bir istek.
- İştiyak: Özlem, büyük istek.
- İstifhamkâr: Soru dolu.
- Bârid: Soğuk.
- İstikbal etmek: Karşılamak.
- Ra’şe: Titreme.
- Bî-dâr: Uyanık.
- Muâşaka: Sevişme, aşk yaşama.
- İhtizâr: Can çekişme.
- Münfail: Gücenmiş, kırgın.
- Tedricen: Yavaş yavaş.
- Nısfü’l-leyl: Gece yarısı.
- Samit: Sessiz.
- Mâtemgîr: Yaslı.
- Bî-haber: Habersiz.
Düşüncenizi yazın