İçeriğe geç
16 Ekim 2026, Cuma Günün dizesi: “Uçun kuşlar uçun, doğduğum yere”
Ömer Seyfettin

Yüksek Ökçeler

Titiz ve dul Hatice Hanım'ın, yumuşak yün terliklerle birlikte öğrendiği acı gerçekler.

Ömer Seyfettin6 dk okuma
Paylaş

Bu sayfada hikâyenin tam metni yer alıyor. Özeti, ana fikri, karakterleri ve eski kelimelerin anlamları metnin sonunda.

Hatice Hanım, pek genç dul kalmış zengin bir hanımcağızdı. On üç yaşında iken altmış yaşında bir kocaya vardığı için “izdivaç” denen şeyden nefret etmişti. İşte hemen hemen on sene vardı ki, erkeğin hayali zihnine, romatizma, balgam, pamuk, vandoz, tentürdiyot yığınlarından yapılmış pis, abus, lanet bir heyulâ şeklinde gelirdi. “Gençler başkadır!” diyenlere:

Reklam

— Aman, aman! Onlar da bir gün olup ihtiyarlamazlar mı? Sonra dertlerini kim çeker?

Diye haykırırdı.

Başlıca merakı temizlik ve namusluluktu. Göztepe’deki köşkünü, hizmetçi Eleni ve evlatlığı Gülter’le her sabah beraber temizler, aşçısı Mehmet’i her gün tıraş ettirir, zavallı Bolulu oğlanı tepeden tırnağa kadar beyazlar giymeye mecbur ederdi. Eleni de, Gülter de son derece namusluydu. Kileri kitlemezdi, paraları meydanda dururdu. Hele Mehmet’in namusuna diyecek yoktu. Konuşurken gözlerini kaldırıp insanın yüzüne bile bakamazdı. Hatice Hanım, köşkten hiçbir yere çıkmadığı için işi gücü adamlarını teftişti. Habire odaları dolaşır, tavan arasına çıkar, mutfağa inerdi. Derdi ki:

— Benim gibi olun! Ben kimse ile görüşüyor muyum? Sakın siz de komşuların hizmetçileriyle, uşaklarıyla konuşmayın. El, insanı azdırır!

Mehmet bile bu nasihati noktası noktasına tutmuştu. Arka bahçedeki mutfağına değil misafir, hemşeri filan, hatta yabancı bir kedi bile girmiyordu. Hatice Hanım, belki günde on defa iner, onu yapayalnız tenceresinin başında bulurdu. Hatice Hanım’ın temizlik, namus merakından başka bir de yüksek ökçe merakı vardı. Güzeldi, tombuldu, cıvıl cıvıl bir şeydi. Fakat boyu çok kısa olduğu için evin içinde de bir karışa yakın ökçeli iskarpinler giyerdi. Âdeta bir cambaza dönmüştü.

Bu yüksek ökçelerle merdivenleri takır takır bir hamlede iner, ayağı burkulmadan bir aşağı, bir yukarı koşar dururdu. Nihayet bir baş dönmesi geldi. Çağırdığı doktor ilaç filan vermedi:

— Bütün rahatsızlığınıza sebep bu ökçelerdir, hanımefendi dedi, onları çıkarın. Rahat, yünden, yumuşak bir terlik giyin. Hiçbir şeyiniz kalmaz.

Hatice Hanım, doktorun tavsiye ettiği bu yünden terlikleri aldırdı. Hakikaten rahattı. İki gün içinde başının dönmesi filan geçti. Dizlerinde, baldırlarında sızı kalmadı. Fakat böyle, tam vücudu rahat ettiği sırada, ruhu derin bir azap duydu. Dokuz senelik adamlarının iki gün içinde birdenbire ahlakları bozulmuştu. Eleni’yi kendi diş fırçasıyla dişini fırçalarken, Gülter’i kilerde reçel kavanozunu boşaltırken görmüştü. Mehmet’i et günü olmadığı halde bol bir sahan külbastıyı yerken yakaladı.

— Ne oldu bunlara Yarabbim? Bunlara ne oldu?

Diyordu. Bir hafta içinde adamlarının on beşten fazla hırsızlığını, yolsuzluğunu tuttu. Hele Mehmet’i, komşu paşanın neferleriyle koca bir lenger pirinç pilavını atıştırırken görünce, hiddetinden ne yapacağını şaşırdı. O gün her tarafı kilit kürek altına aldı.

— Bakalım şimdi ne çalacaklar?

Dedi. Hakikaten çalınacak hiçbir şey kalmamıştı. Ertesi gün biraz geç kalktı. Aşağıya indi. Gülter’le Eleni meydanda yoktu. Yürüdü, mutfağa doğru gitti. Gözleri aralık kapıya ilişince, az daha nefesi duracaktı. Mehmet, ocağın başındaki kısa iskemleye çökmüş, bir dizine Eleni’yi, bir dizine Gülter’i oturtmuş, kalın kollarını ikisinin bellerine halattan bir kemer gibi sarmıştı. Hatice Hanım, bu levhanın rezaletini görmemek için hemen gözlerini kapadı. Fakat kulaklarının kapağı olmadığı için, konuştuklarını duymamazlık edemedi.

Mehmet diyor ki:

— Ülen Gülter, artık sen şeker filan getirmeyon?

Gülter:

— Her taraf kitli, ne yapayım?

Diyordu. Mehmet, tuhaf bir şapırtı içinde Eleni’ye de:

Reklam

— Ülen gece niçin gelmiyon? Sana helva yapıp saklayon!

Sualini soruyor, Eleni:

— Yakalanazağiz vire! Sonra hanım bizi kovazak diye çırpınıyordu.

Aralarında çıtır pıtır bir hasbihal başladı. Hatice Hanım, gözünü açmıyor, yüreği çarparak merakla dinliyordu. Gülter:

— Ah o terlikler! dedi, her işimizi bozdu. Hanımın geldiği hiç duyulmuyor. Ne yapsak yakalanıyoruz. Eskiden ne iyiydi. Yüksek ökçelerin takırtısından evin en üst katında kımıldadığını duyardık.

Hasbihal uzadıkça, kendi göremediği başka rezaletlerin mufassal hikâyelerini işitiyordu. Dayanamadı. Gözlerini açtı:

— Sizi alçak, hırsız, namussuzlar! Defolun şimdi evimden!

Diye haykırdı. Bu dokuz senelik sadık hizmetçilerini hemen kapı dışarı etti.


Aşçı, işçi, artık eve ne kadar adam aldıysa, hepsi arsız, hırsız, yüzsüz, namussuz çıkıyordu. Tam iki sene bir adamakıllısına rastgelmedi. Malı mülkü varken, hiçbir sıkıntısı yokken, bu hizmetçi üzüntüsünden zayıflıyor, sararıp soluyordu. Baktı olmayacak! Yine yüksek ökçeli iskarpinlerini giydi. Hizmetçilerinin hırsızlıklarını, uğursuzluklarını, namussuzluklarını göremez oldu.

Benzine kan geldi. Vâkıâ yine, başı dönmeye başladı. Fakat sesi işitilmeyen ökçesiz terlik giydireceğini düşünerek doktora kendini göstermiyor:

— Hiç olmazsa şimdi yüreğim rahat ya, diyordu.


Yüksek Ökçeler hikâyesinin özeti

Hatice Hanım, çok genç yaşta yaşlı bir adamla evlendirildiği için evlilikten nefret eden, genç yaşta dul kalmış zengin bir kadındır. Göztepe’deki köşkünde temizliğe ve namusa düşkün bir hayat sürer. Hizmetçisi Eleni’nin, evlatlığı Gülter’in ve aşçısı Mehmet’in dokuz yıldır dürüstlükten ayrılmadığına inanır. Boyu kısa olduğu için ev içinde bile karış boyu ökçeli iskarpinler giyer ve merdivenleri takır takır inip çıkar.

Baş dönmesi başlayınca doktor ona ökçeli ayakkabıları bırakıp yumuşak yün terlikler giymesini söyler. Hatice Hanım terliklerle rahatlar, ama sessizce dolaşmaya başlayınca evdekilerin “iki gün içinde” ahlakının bozulduğunu görür: Biri onun diş fırçasını kullanmakta, biri reçel kavanozlarını boşaltmakta, aşçı ise komşu paşanın askerleriyle pilav yemektedir. Her yeri kilitler. Ertesi sabah üçünü mutfakta keyif çatarken yakalar ve konuşmalarını duyar: Terlikler bütün işlerini bozmuştur, çünkü eskiden ökçelerin takırtısından hanımın geldiğini evin en üst katından duyarlarmış. Hatice Hanım hepsini kapı dışarı eder.

İki yıl boyunca eve aldığı her hizmetçi hırsız, yalancı ve arsız çıkar; bu üzüntüden zayıflar, sararıp solar. Sonunda yeniden yüksek ökçeli iskarpinlerini giyer ve adamlarının kusurlarını görmez olur. Başı yine dönmeye başlar, ama doktor ona terlik giydirecek diye doktora da gitmez: “Hiç olmazsa şimdi yüreğim rahat ya.”

Yüksek Ökçeler hikâyesinin ana fikri

İnsan bazen gerçeği bilmektense görmemeyi tercih eder; ama kusurlar görmezden gelinince ortadan kalkmaz, yalnızca görünmez olur. Hikâye, kendini kandırarak kurulan sahte huzuru ve dış görünüşe dayanan güveni mizahla eleştirir.

Yüksek Ökçeler hikâyesinin karakterleri

  • Hatice Hanım: Zengin, titiz, dul ve kısa boylu bir kadın; yüksek ökçe tutkunu.
  • Eleni: Hatice Hanım’ın hizmetçisi.
  • Gülter: Hatice Hanım’ın evlatlığı.
  • Mehmet: Bolulu aşçı; hanımın yanında gözünü yerden kaldırmaz.
  • Doktor: Baş dönmesinin sebebinin ökçeler olduğunu söyleyen hekim.

Mekân, zaman ve anlatıcı

  • Mekân: İstanbul, Göztepe’deki köşk.
  • Zaman: Belirli bir tarih verilmez; olaylar iki yılı aşkın bir süreye yayılır.
  • Anlatıcı: Üçüncü tekil kişi, ilahi anlatıcı.
  • Tür: Mizahi hikâye; ironik bir sonla biter.

Hikâyedeki eski kelimeler

  • Ökçe: Ayakkabının topuğu.
  • İskarpin: Bağsız, zarif kadın ayakkabısı.
  • Evlatlık: Evde büyütülen ve ev işlerine yardım eden kız.
  • İzdivaç: Evlenme.
  • Heyula: Korkunç hayalet, karaltı.
  • Lenger: Büyük, derin bakır sahan.
  • Külbastı: Izgarada pişirilmiş ince et.

Ömer Seyfettin‘in öteki hikâyeleri: Kaşağı, Diyet, Pembe İncili Kaftan, Falaka, Kesik Bıyık, Perili Köşk, Aşk Dalgası, Forsa, Bomba, Topuz, Kütük, Başını Vermeyen Şehit, Kurbağa Duası, Ferman, Yalnız Efe, Teke Tek, Bir Temiz Havlu Uğruna, Çakmak, Bahar ve Kelebekler. Yazarın içinde yer aldığı akımı Millî Edebiyat dönemi yazımızda anlattık.

Bunları da sevebilirsiniz

Bu duyguyu anlatan şiirler