İçeriğe geç
18 Ekim 2026, Pazar Günün dizesi: “Nevruzda bulut lalenin yüzünü yıkayınca,”
Ömer Seyfettin

İlk Namaz

Soğuk bir kış sabahı ezanı dinleyen anlatıcı, on beş yıl önce annesinin onu ilk sabah namazına kaldırdığı günü hatırlar.

Ömer Seyfettin9 dk okuma
Paylaş
Soba başında seccadede annesiyle birlikte namaza duran küçük çocuk; İlk Namaz hikâyesi için temsilî çizim
Görsel: yapay zekâ ile üretilmiştir (Higgsfield).

Bu sayfada hikâyenin tam metni yer alıyor. Özeti, ana fikri, karakterleri ve eski kelimelerin anlamları metnin sonunda.

1 Aralık 1320

Reklam

Oh, bu sabah ne kadar soğuktu, yatağımın hararetlerini terk ettiğim vakit, çılgın fırtınalarla haykırarak, tehditkâr rüzgarlarla camları döğerek, geçen gecenin bütün bürûdetini massetmiş olan soğuk terliklere çıplak ayaklarımı sokunca, içimde bakıyye-i leyl bir üşümenin titrediğini hissettim. Hizmetçim tabii ki uyuyordu, onu bu yakıcı soğukta sıcak yatağından kaldırmaya acırdım. Odamın kapısını açtım. Dışarıda kesici ve parçalayıcı kışın, müfteris soğukları yüzümü ve ellerimi tokatladılar. Bu merhametsiz tokatların altında kollarımı sıvadım. Abdestimi aldım. Odama dönünce yalancı bir sıcaklık, bir nefes-i teselli gibi, havlunun altından kollarıma, yüzüme, ıslanmış saçlarıma temas ediyordu. Daha fecr-i sâdık uyanmamıştı. Fecr-i kâzibin donuk, kırmızı sükuneti gecenin serâdik-i zalâm-ı bâridini parçalayarak büyüyor ve genişliyordu. Pencereye dayandım. Önümde, zîr-i pâyimdeki bütün evler, ebedî bir uykunun uyanılmaz kabuslarını itmâm ediyor gibi câmid ve bî-hayat duruyorlardı. Deniz, nâmahdut bir incimâd-ı laciverdi ile uyuyor ve fecrin zâil gölgeleriyle titreyen uzak ve sisli sahillere beyaz dalgalarıyla nihayetsiz bir hatt-ı fasıl çiziyordu.

Evlerin arasında fakir ve nâçiz, fakat bir azamet-i maneviye ile semaya doğru yükselen Eski Cami’in küçük ve ihtiyar minaresi daha boştu. Sonra… Bu dakika-i ezeliyette, bütün o intihâ-i leyâl sincâbî zulmetler, mâî bir şeffafiyet-i sürh gibi takattur ederken, minarenin şerefesinde genç müezzin zıll-ı zâifi hareket etti. Ben hırkama bütün bütün büründüm. Soğuktan büzülmüş ve mütefekkir, bu kainat-ı melul ve esmere karşı unutulmaz bir hitab-ı ulûhiyetin hâtırası gibi derinden akis ve ruhumu lerze-rîz-i haşyet eden ezanı dinlerken, onbeş senedir kalkabildiğim bu büyük ve meşbû-ı ruhaniyet sabahların birincisini düşünüyordum. Ah, onbeş sene evvel…


Şimdi muhit-i tesellisinden ne kadar uzak bulunduğum annem, dünyada en sevdiğim, dünyada yegane prestiş ettiğim bu vücud-ı muhterem, işte derhatır ediyorum, onbeş sene evvel beni ilk sabah namazına kaldırmış idi. Galiba yine böyle bir kıştı. Onun odasına bitişik olan küçük odamdaki küçük karyolamda uyurken bir buse-i esir u hâr gibi alnımı okşayan nazik eliyle, nazik ince parmaklarıyla saçlarımı tarayarak:

— Haydi Ömer’ciğim kalk, demişti, kalk, haydi yavrucuğum.

Ben gözlerimi açmıştım. Köşedeki küçük yazıhânemin üzerindeki yanan küçük gece kandili —an, bunu unutamam, bu bir kedi kafası idi— iki pencereli olan odamın beyaz, muşamba perdelerinin esmerliklerini aydınlatıyor ve yeşil camdan gözleriyle bakıyordu.

— Fakat anneciğim, demiştim, daha gece…

Her vakit öptüğü yerden, sol kaşımın ucundan tekrar öperek:

— Yok yavrucuğum, saat oniki, sonra vakit geçer…

Diye koltuklarımdan tutarak kaldırdı. İçi fanileli küçük terliklerimi giyerek ve gözlerimi yumruklarımla uğuşturarak onu takibettim. Karanlık sofadan bir lahzada geçerek odasına girdik. Bağdaş kurmuş bir zenciye benzeyen siyah ve alçak soba gürüldeyerek yanıyordu.

— Aa… Pervin de kalkmış…

Pervin —hizmetçimizdi— elindeki sarı güğümü sobanın üzerinden indiriyordu. Onun kalkacağına hiç ihtimal veremezdim. Annem demişti ki:

— Pervin her sabah kalkar.

Ben hiç kalkmadığım halde onun her sabah kalkmasına taaccüp ettim. Hırkamı çıkardılar, kollarımı sıvadılar, abdest leğeninin yanına çömeldim. Anneciğim:

— Öyle yorulursun.

Diye küçük bir iskemleyi altıma koydu, ona oturdum:

— Haydi, besmele çek!..

Pervin ılık suyu ellerime döküyor, annem baş ucumda.

— Yüzünü… Kollarını, yine üç defa…

Diye fısıldıyor, unuttukça:

— Aa, hani başına mesh?

Gibi ihtarlarla yanlışlarımı bana tekrar ettiriyordu. Abdest bitince annemle beraber yavaş bir sesle namaz duâlarını okuyarak kollarımı ve yüzümü kuruladık, Pervin de ayaklarımı kuruladı. Ve çoraplarımı giydirdi. Isınmak için sobanın önüne gitmiştim. Arkama dönünce, annemi, arakiye seccadeyi açıyor gördüm… Sonra başına yeşil baş örtüsünü örterek beni çağırmıştı:

— Gel…

Gittim. Küçücük ben, onunla bir seccadede, bir yavru samimiyet ve saadetiyle o muazzez, hassas anne vücudunun yanında durdum. İki lakırdı ile, bana, yapacağımı, evvelden öğrettiklerini tekrar etti:

— İki rekât sünnet… Gece öğrendiklerini zammet, unutmadın ya?

— Hayır…

— Haydi…

O, iftitah tekbirini ellerini omuzlarına kaldırarak kadın gibi yaparken, ben de gayr-i ihtiyarî onu taklit etmiştim. Sünneti bitirdikten sonra, bana, gözlerinin nûşin ve nafiz bir tebessümü ile gülerek:

— Yavrum, demişti, sen kadın mısın? Kadınlar öyle başlar, sen erkeksin, ellerini kulaklarına götüreceksin.

Reklam

Ve hararetli elleriyle benim küçük ellerimi kulaklarıma kaldırarak:

— İşte böyle…

Diyerek erkek iftitahını öğretti. Ben de tekbiri öyle alıp annemden farkımı, niçin erkek olduğumu, erkekliğin ne olduğunu, erkek olmanın yalnız küçük kızları dövmek ve onlara hâkim olmaktan başka da farkları olacağını düşünerek namazı bitirdim.

Duâ ederken sordum ki:

— Nasıl duâ edeceğim anne?

O duâ ediyor ve dudakları hareket ettikçe baş örtüsü de ihtizâz eder gibi oluyordu. Başını salladı, duâsını bitirdikten sonra, daha hâlâ hatırımda:

— Evvela İslam olduğum için ey cenâb-ı vâcibül-vücut hazretleri sana hamd ederim, de… Sonra vatanımızın düşmanlarını perişan etmeni senden istirham ederim, de… Sonra da bütün eziyet çeken, hasta olan, felakette bulunan, fakir olan Müslümanların selamet ve sıhhatlerini senden temeni ederim, de… Kendin için, kendi iyi olman ve şeytanın yalanlarına aldanmaman için duâ et!

Demişti. Ben bu basit ve Türkçe duâyı, annemin dolabındaki birbiri üstüne duran ve karıştırmaklığım “duâ kitaplarıdır, sakın ilişme!” ihtarı ile daima men olunan, yıpranmış, Arapça, ve esreli üstünlü kitapları derhatır ederek içimden söyledim, fâtiha…

Annem seccadeyi toplayarak bana uyuyup uyumayacağımı sordu, uykum var mıydı? Bunu bilmiyordum… Cevap vermedim.

— Haydi öyleyse, git kitabını getir, dersini dinleyelim.

— Peki.

Artık esmer ve duman gibi bir aydınlıkla tenevvür eden sofadan hızla geçtim. Odamın perdeleri biraz beyazlaşmış, küçük gece kandilinin yeşil gözleri sönerek siyah iki nokta gibi kalmış; sanki, geceleri kendisine bakarak uyuduğum bu kedi kafası ölmüş, terk-i hayat etmişti. Yazıhânemin üstünde açık duran kitabımı kaptım, annemin yanına koştum, hiç yanlışım çıkmadı. Annem geceleri derdi ki:

— Yatmazdan evvel dersini üç defa oku, yavrum, uyurken melâikeler sana onu öğretir.

O melâikeler bu gece de, uykumda bana dersimi öğretmişlerdi. Annem müşfik aferinlerle saçlarımı okşadı. Ve:

— Daha mektebe çok vakit var.

Diye beni kendi yatağına yatırdı. Uykum yoktu, anneme bakıyordum. Yeşil baş örtüsü başında, bu zulmet-i münevvere içinde, bir hayal gibi hareket ederek Kur’an’ını aldı ve pencerenin kenarına, geniş sedire oturarak mühtez ve rakik sesi ile tilâvete başladı. Ruhumda bir aks-i enîn-i şiir âlûd bırakan bu güzel sesi dinleyerek… Büyük, yeşil baş örtüsünün altında, tıpkı ölen bir hemşireme benzeyen güzel ve âsım çehresini görerek… Ve yavaş yavaş sallanan başının aheng-i hafif-i münâcâtını seyrederek dalıyordum. Perdelerin altından görülen dumanlı sema gittikçe aydınlanıyor, geç kalmış birkaç yıldız koyu lacivert bir atlasa düşmüş mâî ve nadide elmaslar gibi parlıyor, vâpesîn-i mâî neşrederek parlıyorlardı. Annemi bir meleğe benzetiyordum. Bu tahayyülle melâikeleri düşünerek… Kur’an okuyan annemin şimdi etrafına toplanmaları gereken melâikeleri müşahede ediyorum zannederek dalıyordum. Yüzümün üstünde, ahirette güller bitecek ve cehenneme girecek olursam katiyyen yanmayacak olan sol kaşımın ucunda tatlı bir ürperme duyuyor, sonra annemin münevver bir zambak aydınlığıyla parlayan dudaklarının kımıldamasına bakarak…. O görülemeyen melâike kanatlarının saçlarıma, annemin şimdi Kur’an tutan ince parmaklarıyla okşadığı sarı ve çok saçlarıma dokunduklarını hisseder gibi oluyor ve dalıyordum.


Ah, onbeş sene evvelki sabâvet ve şimdiki ben… Tatsız, neşvesiz, muhabbetsiz, aşksız ve heyecansız, her şeysiz, boş bir hiçten daha boş geçen hayat-ı serâyı taabâlûd… Şimdi mülevves emelleriyle, hırslarla, hakikatte kıymetsiz olan baîdül-vusul arzularla, hâsılı bütün bunların bir icmal-i mebhûtu olan o sebepsiz ve tahammülsüz bîkararlılıklarla mecruh olan ruhum, mecruh olan kalbim ve maneviyatım… Şimdi, daha bu gece görülmüş gibi, onbeş saniye evvel görülmüş ruhanî ve bir rüyayı kıymetdar gibi saadetleri unutulamayan ve zaten velveleli ve hüsranhîz bir rüya olan bu ömr-i fâni içinde yalnız kabus olmayan sabâvet ve hâtıratı… Şimdi düşünüyorum ki, hayatta bu muztar ve şefkatsiz mâzilerin güzâriş-i ademinden mütehassıl ne garip bir hiçlik, ne zevalperver ve pür hayal bir beyhudelik, ne müphem, ne esrar âlûd bir sürat var!…


İlk Namaz hikâyesinin özeti

Çok soğuk bir kış sabahı anlatıcı erkenden kalkar. Hizmetçisini sıcak yatağından kaldırmaya kıyamaz, buz gibi suyla abdestini kendisi alır. Penceresinden uyuyan evlere, denize ve Eski Cami’nin küçük minaresine bakar. Minarede genç müezzin sabah ezanını okumaya başlar. Anlatıcı ezanı dinlerken, on beş yıldır kalkabildiği bu sabahların ilkini hatırlar.

On beş yıl önce, yine bir kış sabahı, annesi onu ince parmaklarıyla saçlarını okşayarak uyandırmıştır: “Haydi Ömer’ciğim kalk.” Çocuk “Daha gece” deyince annesi vakit geçmeden kalkmaları gerektiğini söyler. Annesinin odasında soba yanmaktadır; hizmetçileri Pervin de kalkmış, suyu ısıtmıştır. Annesi küçük bir iskemle koyar, Pervin suyu döker, annesi başında durup abdestin sırasını fısıldar, unuttuklarını hatırlatır.

Annesi seccadeyi açar, yeşil başörtüsünü örter ve oğlunu yanına çağırır. Küçük Ömer onunla aynı seccadede durur. Sünnetin ilk tekbirinde, annesini taklit ederek ellerini kadınlar gibi omuzlarına kaldırır. Annesi gülümseyerek ona erkeklerin ellerini kulaklarına kaldırdığını öğretir. Namazdan sonra nasıl dua edeceğini sorar; annesi ona sade, Türkçe bir dua öğretir: Müslüman olduğu için Allah’a hamdetmesini, vatanın düşmanlarının perişan olmasını, eziyet çeken, hasta, fakir Müslümanların selametini dilemesini ve kendisi için de şeytana aldanmamayı istemesini söyler.

Sonra annesi onun dersini dinler; çocuk hiç yanlış yapmaz. Annesi onu kendi yatağına yatırır ve pencerenin kenarına oturup Kur’an okumaya başlar. Çocuk, yeşil başörtüsünün altındaki yüzüne bakarak annesini bir meleğe benzetir ve onun sesini dinleyerek uykuya dalar. Anlatıcı, bugünkü hayatının ne kadar tatsız, aşksız ve boş olduğunu düşünür; çocukluğunun bu saf hatırası, hayatında kabus olmayan tek rüyadır.

İlk Namaz hikâyesinin ana fikri

Çocuklukta anneden alınan sevgi ve inanç, insanın ömür boyu sığındığı en saf hatıradır. Hikâye, yetişkinliğin karmaşası ve boşluğu karşısında çocukluğun ve annenin şefkatinin özlemini anlatır.

İlk Namaz hikâyesinin karakterleri

  • Anlatıcı (Ömer): Bugün yetişkin olan, on beş yıl önce ilk sabah namazını kılan çocuk. Duygulu ve içe dönük biridir.
  • Anne: Oğlunu sevgiyle uyandıran, ona abdest almayı, namaz kılmayı ve dua etmeyi öğreten şefkatli, dindar bir kadın.
  • Pervin: Evin hizmetçisi; çocuğun abdest suyunu döker.
  • Genç müezzin: Bugünkü sabahta ezanı okuyan kişi; anlatıcının hatırasını uyandırır.

Mekân, zaman ve anlatıcı

Mekân: Anlatıcının denize bakan odası ve Eski Cami’nin minaresi; hatırada ise çocukluk evindeki küçük oda ile annenin odası.

Zaman: Bugün, soğuk bir kış sabahı. Hatıra ise on beş yıl önceki bir kış sabahıdır. Metnin başında 1 Aralık 1320 (Rumi) tarihi yer alır; bu, Ömer Seyfettin’in ilk dönem hikâyelerinden biri olduğunu gösterir.

Anlatıcı: Birinci kişi anlatıcı. Hikâye bir hatıra anlatısıdır; geriye dönüşle çocukluğa gidilir. Dili, yazarın sade Türkçe dönemi öncesine ait olduğu için ağır ve süslüdür.

Hikâyedeki eski kelimeler

  • Bürudet: Soğukluk.
  • Fecr-i sâdık, fecr-i kâzib: Tan yerinin gerçek ağarması ve ondan önceki yalancı aydınlık.
  • Şerefe: Minarede ezan okunan yuvarlak balkon.
  • Haşyet: Allah korkusuyla karışık saygı.
  • Güğüm: Su ısıtmak için kullanılan, kulplu bakır kap.
  • Mesh: Abdestte ıslak elle başı sıvazlama.
  • İftitah tekbiri: Namaza başlarken alınan ilk tekbir.
  • Zammetmek: Eklemek; namazda Fatiha’ya sure eklemek.
  • Tilâvet: Kur’an’ı usulüne göre okuma.
  • Sabâvet: Çocukluk.

Ömer Seyfettin‘in öteki hikâyeleri: Bahar ve Kelebekler, Çakmak, Bir Temiz Havlu Uğruna, Teke Tek, Yalnız Efe, Ferman, Kurbağa Duası, Yüksek Ökçeler, Başını Vermeyen Şehit, Kütük, Topuz, Bomba, Forsa, Diyet, Pembe İncili Kaftan, Falaka, Kesik Bıyık, Perili Köşk, Aşk Dalgası, Kaşağı, Kızıl Elma Neresi?, Nâdan, Gizli Mâbed, Bir Kayışın Tesiri, Üç Nasihat. Yazarın içinde yer aldığı akımı Millî Edebiyat dönemi yazımızda anlattık.

Bunları da sevebilirsiniz

Bu duyguyu anlatan şiirler