İçeriğe geç
16 Ekim 2026, Cuma Günün dizesi: “Uçun kuşlar uçun, doğduğum yere”
Ömer Seyfettin

Forsa

Kırk yıl esir kalan yaşlı bir Türk denizcisinin, Akdeniz'in ufkunda her gün aradığı al bayraklı gemiler.

Ömer Seyfettin8 dk okuma
Paylaş

İlk yayımlandığı eser: Büyük Mecmua, 6 Mart 1919

Bu sayfada hikâyenin tam metni yer alıyor. Özeti, ana fikri, karakterleri ve eski kelimelerin anlamları metnin sonunda.

Akdeniz’in, esâtir yuvası nihayetsiz ufuklarına bakan küçük tepe, mini mini bir çiçek ormanı gibiydi. İnce uzun dallı badem ağaçlarının alaca gölgeleri sahile inen keçi yoluna düşüyor, ilkbaharın tatlı rüzgarlarıyla sarhoş olan martılar, çılgın naralarıyla havayı çınlatıyorlardı. Badem bahçesinin yanı geniş bir bağdı. Beyaz taşlardan yapılmış kısa bir duvarın ötesindeki zeytinlik, ta vadiye kadar iniyordu. Bağın ortasındaki viran kulübenin kapısız medhalinden bir ihtiyar çıktı. Saçı sakalı bembeyazdı. Kamburunu düzeltmek istiyormuş gibi gerindi. Elleri, ayakları titriyordu. Gök kadar boş, gök kadar sakin duran denize baktı, baktı.

Reklam

— Hayırdır inşallah! dedi.

Duvarın dibindeki taş yığınlarına çöktü. Başını ellerinin arasına aldı. Sırtında yırtık bir çuval vardı. Çıplak ayakları topraktan yoğurulmuş sanılacaktı. Zayıf kolları kirli tunç rengindeydi. Tekrar başını kaldırdı. Gökle denizin birleştiği dumandan çizgiye dikkatle baktı. Fakat görünürde bir şey yoktu.


Bu, her gece uykusunda kendini kurtarmak için birçok gemilerin pupa yelken geldiğini gören zavallı eski bir Türk forsasıydı. Esir olalı kırk seneden ziyâde geçmişti. Otuz yaşında dinç, levent, kuvvetli bir kahramanken Malta korsanlarının eline düşmüştü. Yirmi sene onların kadırgalarında kürek çekti. Yirmi sene iki zincirle iki ayağından rutubetli bir geminin dibine bağlanmış yaşadı. Yirmi senenin yazları, kışları, rüzgârları, fırtınaları, güneşleri önün granit vücudunu eritemedi. Zincirleri küflendi, çürüdü, kırıldı. Yirmi sene içinde birkaç defa halkalarını, çivilerini değiştirdiler. Fakat onun çelikten daha sert adaleli bacaklarına bir şey olmadı. Yalnız abdest alamadığı için üzülürdü. Daima güneşin doğduğu tarafı sol ilerisine alır, gözlerini kıbleye çevirir, beş vaktini gizli gizli, işaretle edâ ederdi. Elli yaşına gelince, korsanlar onu, “Artık iyi kürek çekemez!” diye çıkarıp bir adada satmışlardı. Efendisi bir çiftçiydi. On sene kuru ekmekle onun yanında çalıştı. Allah’a çok şükrediyordu. Çünkü artık bacaklarından mıhlı değildi. Abdest alabiliyor, tam kıblenin karşısına geçiyor, unutmadığı âyetlerle namaz kılıyor, duâ edebiliyordu. Bütün ümidi memleketine, Edremit’e kavuşmaktı. Otuz sene içinde hiçbir an ümidini kesmedi. “Öldükten sonra dirileceğime nasıl inanıyorsam, elli yıl esirlikten sonra da memleketime kavuşacağıma öyle inanırım!” derdi. En şanlı, en meşhur Türk gemicilerindendi. Daha yirmi yaşındayken Tarık Boğazı’nı geçmiş, poyraza doğru haftalarca, aylarca, kenar, kıyı görmeden gitmiş, rast geldiği ücra adalardan cizyeler almış, irili ufaklı donanmaları tek başına hafif gemisiyle berbat etmişti. O vakitler Türkeli’nde namı dillere destandı. Padişah bile kendisini saraya çağırtmış, maceralarını dinlemişti. Çünkü Hızır Aleyhisselam’ın gittiği diyarları dolaşmıştı. Öyle denizlere gitmişti ki, üzerinde dağlardan, adalardan büyük buz parçaları yüzüyordu. Oraları tamamıyla başka bir cihandı. Altı ay gündüz, altı ay gece olurdu! Karısını, işte bu, senesi bir büyük günle bir büyük geceden ibaret olan başka cihandan almıştı. Gemisi altın, gümüş, inci, elmas, esir dolu vatana dönerken, kenarsız denizin ortasında evlenmiş, oğlu Turgut, Çanakkale’yi geçerken doğmuştu. Şimdi kırkbeş yaşında olmalıydı. Acaba yaşıyor muydu? Hayalini unuttuğu, karlardan beyaz karısı acaba hâlâ sağ mıydı? Kırk senedir, yalnız taht şehrinin, İstanbul’un minareleri ufku, hayalinden hiç silinmemişti. “Bir gemim olsa gözümü kapar, Kabataş’ın önüne demir atarım” diye düşünürdü. Altmış yaşını geçtikten sonra efendisi, onu sözde âzâd etti. Bu âzâdetmek değil; sokağa, açlığa, perişanlığa atmaktı. İhtiyar esir, bu viran bağın içndeki harap kulübeyi buldu. İçine girdi. Kimse bir şey demedi. Ara sıra kasabaya iniyor, ihtiyarlığına acıyanların verdiği ekmek parçalarını toplayıp dönüyordu. On senes daha geçti. Artık hiç kuvveti kalmamıştı. Hem bağ sahibi de artık kendisini istemiyordu. Nereye gidecekti?

Fakat işte, eskiden beri gördüğü rüyaları yine görmeye başlamıştı. Kırk senelik bir rüya… Türkler’in, Türk gemilerinin gelişi…

Gözlerini kadit elleriyle iyice ovdu. Denizin gökle birleştiği yere yine baktı. Evet, mutlaka geleceklerdi. Buna o kadar emindi ki…

— Kırk sene görülen bir rüya yalan olamaz!

Diyordu. Kulübe duvarının dibine uzandı. Yavaş yavaş gözlerini kapadı. İlkbahar bir umut tufanı gibi her tarafı parlatıyordu. Martıların:

— Geliyorlar, geliyorlar, seni kurtarmaya geliyorlar!

Gibi işittiği tatlı seslerini dinleye dinleye daldı. Duvar taşlarının arasından çıkan kertenkeleler üzerinde geziniyorlar, çuvaldan esvabının içine kaçıyorlar, gür beyaz sakalının üstünde oynaşıyorlardı. İhtiyar esir rüyasında, ağır bir Türk donanmasının limana girdiğini görüyordu. Kasabaya giden yola birkaç bölük asker çıkarmışlardı. Al bayrağı uzaktan tanıdı. Yatağanlar, kalkanlar güneşin aksiyle parlıyordu.


— Bizimkiler! Bizimkiler!

Diye bağırarak uyandı. Doğruldu. Üstündeki kertenkeleler kaçıştılar. Limana baktı. Hakikaten kalenin karşısına bir donanama gelmişti. Kadırgaların, yelkenlerin, küreklerin biçimine dikkat etti. Sarardı. Gözlerini açtı. Kalbi hızla çarpmaya başladı. Ellerini göğsüne koydu. Bunlar Türk gemileriydi. Kenara yanaşıyorlardı. Gözlerine inanamadı. “Acaba rüyam devam mı ediyor?” şüphesine düştü. Fakat uyanıkken rüya görülür müydü? Kanaat getirmek için elini ısırdı. Yerden sivri bir taş parçası aldı. Alnına vurdu. Evet, işte hissediyordu. Uyanıktı. Gördüğü rüya değildi. O uyurken, donanma burnun arkasından birdenbire zuhur etmiş olacaktı. Sevinçten, hayretten dizlerinin bağı çözüldü. Hemen çöktü. Karaya çıkan bölükler, ellerinde al bayrak, kalenin etrafına doğru ilerliyorlardı. Kırk senelik bir beklemenin son azmiyle davrandı. Birden kemikleri çatırdadı. Badem ağaçlarının çiçekli gölgeleriyle örtülen yoldan yürüdü. Kenara doğru koştu. Koştu. Koştu. Karaya çıkan askerler, ak sakallı bir ihtiyarın kendilerine doğru koştuğunu görünce:

— Dur!

Diye bağırdılar. İhtiyar durmadı, bağırdı:

— Ben Türk’üm, oğullar, ben Türk’üm.

— …

Askerler onun yaklaşmasını beklediler. İhtiyar, Türkler’in yanına yaklaşınca önüne ilk geleni tutup öpmeye başladı. Gözlerinden yaşlar akıyordu. Haline bakanların hepsi müteessir olmuştu. Biraz heyecanı sükun bulunca ona sordular:

— Kaç yıldır tutsaksın?

— Kırk!

— Nerelisin?

— Edremitli.

— Adın ne?

— Kara Memiş.

— Kaptan mıydın?

— Evet…

İhtiyarın etrafındaki askerler birbirine karıştı. Bir çığlıktır koptu. “Bey’e haber verin!… Bey’e haber verin!” diye bağrışıyorlardı. İhtiyarın kollarına girdiler. Kuş gibi deniz kenarına uçurdular. Bir sandala koydular. Büyük bir kadırgaya çıkardılar. Askerin içinde onun menkıbelerini bilmeyen, şöhretini duymayan yoktu. Biraz güvertede durdu. Sevinçten kırk senedir hasret kaldığı millettaşlarını görmekten, şaşırmış, aptallaşmıştı. Ayağına bir çakşır geçirdiler. Sırtına bir kaftan attılar. Başına bir kavuk koydular.

— Haydi, Bey’in yanına!

Dediler. Kendini kadırgaya getiren askerlerle beraber büyük geminin kıçına doğru yürüdü. Kara palabıyıklı, sırmalı esvabının üzerine demir, çelik zırhlar giymiş, iri bir adamın karşısında durdu.

— Sen kaptan Kara Memiş misin?

— Evet! dedi.

Reklam

— Hızır Aleyhisselâm’in geçtiği yerlerden geçen sen misin?

— Benim.

— Doğru mu söylüyorsun?

— Ne yalan söyleyeceğim?

— Aç bakayım sağ kolunu!

İhtiyar, kaftanın altından kolunu çıkardı. Sıvadı. Bey’e uzattı. Pazusunda haç şeklinde derin bir yara izi vardı. Bu yarayı, gecesi altı ay süren bir adadan karısını kaçırırken almıştı. Bey, ellerine sarıldı. Öpmeye başladı.

— Ben senin oğlunum! dedi.

— Turgut musun?

— Evet

— …


İhtiyar esir sevincinden bayılmıştı. Kendine gelince oğlu, ona:

— Ben karaya cenk için çıkıyorum. Sen gemide rahat kal, dedi.

Eski kahraman kabul etmedi:

— Hayır. Ben de beraber cenge çıkacağım.

— Çok ihtiyarsın baba.

— Fakat kalbim kuvvetlidir.

— Rahat et! Bizi seyret!

— Kırk yıldır dövüşü özledim.

Oğlu:

— Vurulursun! Vatana hasret gidersin!

Diye onu gemide bırakmak istedi. Kara Memiş, o vakit birdenbire gençleşmiş bir kaplan gibi doğruldu. Duramıyordu. Kalkan, kılıç istedi. Sonra geminin kıçında sallanan sancağı göstererek:

— Şehit olursam bunu üzerime örtün! Vatan al bayrağın dalgalandığı yer değil midir? dedi.

. . . . . .


Forsa hikâyesinin özeti

Akdeniz’de bir adada, bir bağın ortasındaki yıkık kulübede yaşayan yaşlı bir Türk esiri her gün denize bakıp Türk gemilerinin gelmesini bekler. Kırk yıldan uzun süredir esirdir: Otuz yaşında Malta korsanlarına yakalanmış, yirmi yıl kadırgalarda ayaklarından zincire vurulu kürek çekmiş, sonra bir çiftçiye satılmış, yaşlanınca da “âzat” adı altında sokağa atılmıştır. Bir zamanlar ünlü bir denizcidir: Cebelitarık’ı geçip buzlu denizlere kadar gitmiş, karısını o uzak diyardan getirmiş, oğlu Turgut Çanakkale’yi geçerken doğmuştur. Kırk yıldır her gece rüyasında Türk donanmasının onu kurtarmaya geldiğini görür ve bunun bir gün gerçek olacağına inanır.

Bir ilkbahar günü kulübenin dibinde uyuyakalır ve yine donanmanın limana girdiğini görür. “Bizimkiler!” diye bağırarak uyanınca limanda gerçekten Türk gemileri olduğunu görür. Rüya görmediğine inanmak için elini ısırır, alnına taşla vurur; sonra var gücüyle karaya çıkan askerlere koşar: “Ben Türk’üm, oğullar, ben Türk’üm!” Adının Kara Memiş olduğunu söyleyince askerler onu hemen tanır ve donanmanın beyine götürürler.

Bey, kolundaki haç biçimli yara izini görünce yaşlı adama sarılır: Karşısındaki, oğlu Turgut’tur. Sevinçten bayılan Kara Memiş kendine gelince, oğlu onun gemide dinlenmesini ister. Ama kırk yıldır savaşı özleyen eski kahraman kalkan ve kılıç ister, geminin sancağını göstererek şöyle der: “Şehit olursam bunu üzerime örtün! Vatan, al bayrağın dalgalandığı yer değil midir?”

Forsa hikâyesinin ana fikri

Vatan sevgisi ve umut, en ağır esaret yıllarında bile sönmez. Hikâyenin son cümlesi de ana fikri özetler: Vatan, al bayrağın dalgalandığı her yerdir.

Forsa hikâyesinin karakterleri

  • Kara Memiş: Kırk yıl esir kalan, bir zamanlar ünlü bir Türk denizcisi olan yaşlı forsa.
  • Turgut Bey: Kara Memiş’in oğlu; adaya gelen donanmanın beyi.
  • Askerler: Karaya çıkan, yaşlı adamı tanıyıp beylerine götüren Türk askerleri.

Mekân, zaman ve anlatıcı

  • Mekân: Akdeniz’de bir ada: bağ, yıkık kulübe, liman ve Turgut Bey’in kadırgası.
  • Zaman: Osmanlı donanmasının Akdeniz’de güçlü olduğu yıllar; bir ilkbahar günü. Kırk yıllık esaret geriye dönüşlerle anlatılır.
  • Anlatıcı: Üçüncü tekil kişi, ilahi anlatıcı.
  • Tür: Tarihî olay hikâyesi. İlk kez Büyük Mecmua’da, 6 Mart 1919’da yayımlandı.

Hikâyedeki eski kelimeler

  • Forsa: Kadırgalarda zincire bağlı olarak kürek çektirilen esir.
  • Kadırga: Kürekle yürütülen savaş gemisi.
  • Levent: Uzun boylu, yakışıklı ve güçlü; aynı zamanda deniz askeri.
  • Cizye: Vergi.
  • Âzat etmek: Köleyi ya da esiri serbest bırakmak.
  • Esâtir: Efsaneler, mitoloji.
  • Çakşır: Bir tür şalvar.

Ömer Seyfettin‘in öteki hikâyeleri: Kaşağı, Diyet, Pembe İncili Kaftan, Falaka, Kesik Bıyık, Perili Köşk, Aşk Dalgası, Bomba, Topuz, Kütük, Başını Vermeyen Şehit, Yüksek Ökçeler, Kurbağa Duası, Ferman, Yalnız Efe, Teke Tek, Bir Temiz Havlu Uğruna, Çakmak, Bahar ve Kelebekler. Yazarın içinde yer aldığı akımı Millî Edebiyat dönemi yazımızda anlattık.

Bunları da sevebilirsiniz

Bu duyguyu anlatan şiirler