İçeriğe geç
17 Ekim 2026, Cumartesi Günün dizesi: “Annemi ölmüş gördüm rüyamda.”
Ömer Seyfettin

Nâdan

Ölümden korkmayan Köse Vezir'e mührü kabul ettirmek isteyen padişah, onu bir nâdanla aynı odaya kapatır.

Ömer Seyfettin9 dk okuma
Paylaş
Saray odasında oturan Köse Vezir ve ipek divanın üstünde kaval çalan çoban Eşek Hasan; Nâdan hikâyesi için temsilî çizim
Görsel: yapay zekâ ile üretilmiştir (Higgsfield).

İlk yayımlandığı eser: Vakit gazetesi, 11 Mart 1918

Bu sayfada hikâyenin tam metni yer alıyor. Özeti, ana fikri, karakterleri ve eski kelimelerin anlamları metnin sonunda.

Nâdan ile sohbet etmek güçtür bilene;
Çünkü nâdân ne gelirse, söyler, diline!

Atasözü

Reklam

İstanbul üç gündür sis içindeydi. Topkapı Sarayı’nı, açık kül rengi kalın bir bulut sarmış, sanki bütün dünyadan ayırmıştı. İhtiyar padişah, artık mermer havuzlu küçük bahçenin lale tarhlarını bile göremiyor, gamsız zamanlarında yaptığı gibi murassâ çerçeveli camlara hohlayıp parmağı ile “Çifte vav” yazamıyordu. Yeniçeriler kazan devirmişler, sipâhî zorbaları zâbitlerini parçalamışlar, payitahtı yağmaya hazırlanmışlardı. Serhatteki ordunun hali de perişandı. Ecelin gadriyle tecrübeli vezirler kalmamış, fedakar beyler er meydanlarında can vermişlerdi. Bu korkunç buhranın önünü alacak bir adam yoktu. Son ümit “Köse Vezir”deydi. Vaziyetin fenalığını herkesten ziyâde kavrayan akıllı padişah, işte şimdi onu çağırtmıştı. Mühürünü ona verecekti.

Tahtın karşısındaki sırmalı, büyük perde kımıldadı. Kocaman kavuklu, mini mini, nahif bir ihtiyar, belirsiz, bir gölge gibi içeri girdi. Gözleri yerde, elpençe yürüdü. Tahtın basamağına diz çöktü. Takbîl resminden sonra, padişah, asabi eliyle soldaki erguvanî bir kumaştan yapılmış şilteyi gösterdi.

— Otur.

Dedi. Sonra, tahtın, sağ kolunu dayadığı altın koltuğuna bakarak ahvalin fenalığını, devletin geçirdiği muhâtarayı, askerin fesadını, ordudaki perişanlığı anlattı. Yavaş yavaş söylüyor, her kelimede başını sallıyordu. Bu zamanı ıslah etmek için demir bir el lazımdı. Gayet doğru, irtikâp etmez, Allah’tan korkar, akıllı, dünyayı bilir, her şeyden ziyâde devletini sever bir adam işleri düzeltebilirdi. Padişah:

— İşte bu adam sensin! Seni kendime vekil edeceğim.

Deyince, boynunu büküp efendisini dinleyen küçük ihtiyar doğruldu.

— Beni affedin padişahım, dedi, ben artık devlet işine karışmamaya ahdettim. Sayenizde geri kalan birkaç günlük ömrümü ibadetle, duâ ile geçireceğim.

— Fakat…

… Padişah, mesuliyetsiz rahatın hayvanlarla ölülere yakışacağını, kulların, padişah davetine icabet etmemelerinin bir küfür olduğunu, âyetlerden, hadislerden bürhanlar getirerek tekrarladı. Haklı bir gazabın mehâbetini duyuran sert bir bakışla, kırlaşmış uzun kirpikli, iri, şahane gözlerini, boynu bükük ihtiyara dikti. Bu bakışta sanki Azrail’in kanatlarından aksetmiş ölüm kıvılcımları tutuşuyordu. Köse Vezir, ateş içinde yanmayan bir semender gibi sakindi:

— Boynum kıldan incedir! Padişahım, dedi, çoluk çocuğumla veda ettim. Hakkın huzuruna gitmek için iradenizi bekliyorum. Ben mihr-i şerifinizi almam!

— . . . . . . . .

Padişahın soluk çehresi karardı. Elleri titredi. Tahtın gerisine çekildi. Yüzünü buruşturarak:

— Kaldırın şunu!

Diye bağırdı.

Sırma perdenin arkasından birer hayal sessizliğiyle koşan hademeler, yere basmıyor sanılacak derecede hafif adımlarla çabucak vezirin başına üşüştüler. Göz açıp kapamadan dışarı çıkardılar.

Bu çıkış, mermer revâkında gece gündüz, keskin tığlı, karayağız cellatların bağdaş kurup bekledikleri balıkhaneye doğruydu.


Hiddeti geçer gibi olan padişah, devletinin, tahtının üstünde bocaladığı fesat tufanını tekrar hatırladı. Düşündü. Köse Vezir de ölürse, sözün, bir gün olup büsbütün ayağa düşmesi ihtimali vardı. Fakat işte, bu küçücük adam, ölümü gözüne almıştı. Kafası kesilince hakkın huzuruna gidecek, dünya gailesinden kurtulacaktı. Ne vakit olsa, yüzlerce yıl yaşasa, yine ölümden kurtuluş olmadığını bilen, bu hakikati unutmayan ariflerdendi. Bir gün sonranın, beş gün evvelin onca hiç ehemmiyeti yoktu. Padişah huzurunda dîvân duran ağasına:

— Sarık odasına hapsetsinler. Yanına kitap, kalem, kağıt vermesinler.

Dedi. Ağa çıktı. Padişah mutlaka onu iş başına getirmeye azmetmişti. Bu cesareti, muhakkak ölüm karşısındaki bu pervasızlığı, şahsiyetini, ahdını muhafaza etmekteki bu inadı ne kıymetli bir hasletti!

Ancak böyle bir adam, müşkül zamanlarda büyük işler yapabilirdi. Padişah bunu biliyordu. Gözünün önüne zamanenin paşaları, çelebileri geldi. Hepsi iki kat bir rükû vaziyetinde,ölüm korkusuyla benizleri sararmış, yalnız hile, yalnız fesat, yalnız fitne düşünüyorlar; şeytanların bile aldanacağı yalanlar, iftiralar uydurarak birbirlerinin kanlarını içiyorlardı. Fakat Köse Vezir öyle değildi. Ârifti. Alimdi. “Dünya ve mâfihâ”nın ne olduğunu sezmişti. Daima “zeval” uçurumuna giden “ikbal” yolunda hakikati unutmaz, mağrurlanmaz, para, servet, ihtişam, saltanat gibi şeylere de tenezzül bile etmezdi. Orta halli bir molla gibi yaşar, sandık sandık filoriler toplayıp fani dünya evini baki sanan, haris gafillerin budalalıklarına şaşardı. Padişah, böyle haktan başka hiçbir kuvvete baş eğmeyen bir adama mühürünü nasıl kabul ettirecekti? İşte, ölümün onca hiç ehemmiyeti yoktu. Yine kalın kaşlarını çattı:

— Ölümden daha beter bir ceza…

Diye söylendi. En korkunç işkenceler, dehşetleri nispetinde ölüme daha yakındı.

Padişah saatlerce tahtında düşündü, taşındı. Saatlerce yalnız kaldı. Kılıçla değil, asıl aklın kuvvetiyle galebe çalındığını bildirdi. Fakat aklına, ölümden korkmayan bir adama baş eğdirecek bir vasıta gelmiyordu. Düşünürken tahayyül etmeye başladı. Daldı gitti. Derin uykularda görülen rabıtasız rüyalar gibi şehzadeliği, lalası gözünün önüne geldi. Otuz yıl evvel ölen lalası, hatırında kalan o ak sakallı adama hiç benzemiyordu. Saray kendi sarayı değildi. Ders aldığı rahle, beyaz gül ağacından mıydı? Lalası olduğunu bildiği halde sesini, simasını tanıyamadığı bu müphem hayal, latifsiz bir lisanla: “Nâdanla sohbet etmek, âkile cehennem ateşinden beterdir!…” diyordu. Bu söz bir şiirdi!… Padişah veznini ararken, daldığı derin tahayyülünden uyandı. Başında bir ağırlık vardı. Hareme gidip yatmak için kalktı. Evet, mademki nâdanla sohbet etmek cehennem ateşinden beterdi. Bu ateşte Köse Vezir’i yakmalı, fakat öldürmemeliydi. Koltuğuna giren bendelerine:

— Çabuk bir nâdan buldurulsun. Onun yanına kapatılsın! dedi.


Bostancılar, tebdilağaları, bir hafta kadar bütün şehri, civar köyleri, kasabaları, dağları, kırları dolaştılar. Nihayet Karamürsel meralarında, gayet cahil, gayet akılsız, gayet aksi, hâsılı gayet nâdan bir çoban buldular. Bu, otuz beş kırk yaşlarında, çok kuvvetli, hissiz, hayvan gibi bir adamdı. Köyünde kendisine “Eşek Hasan” diyorlardı. Nâdan olduğu kadar inatçıydı da… Terbiye, hürmet, namaz, niyaz, ne olduğunu bilmez; “Allah’ın kim?” dendiği zaman, “Ne bileyim ben ülen…” diye sırıtırdı.

Koyunlarının yanından ayrılmamak için hasekilere mukavemet etmiş; taşla, sopayla birkaçını yaralamıştı. Saraya elleri bağlı getirdiler. Siyaset gününü tesbih çekerek bekleyen Köse Vezir’in yanına koydular. Eşek Hasan, uğradığı haksızlığa karşı üç gün uludu. İşitilmedik küfürler etti. Sonra sustu. Pembe ipek divanların üstüne çarıklarıyla çıktı. Kuşağının arasından çıkardığı kavalı çalmaya başladı. Yalnız başına ölümü bekleyen Köse Vezir’in huzuru, tevekkülü bozuldu. Ama yanına konan bu garip mücrimle bir lakırdı olsun etmedi. Yüzünü pencereden tarafa çeviriyor, odaya yemek içmek getiren hademelere bile gözünü kaçırmıyordu. On gün, yirmi gün geçti. Kapının deliğinden içerisini gözetliyorlardı. Padişah, onun böyle nâdan bir herifle yaşamak azabına da katlandığını görünce ümitsizleniyor, hasekiler çıkararak daha nâdan mahluklar arattırıyor, fakat Eşek Hasan’dan beterini bulduramıyordu. Bir ay geçti. Nâdan çoban kavalı da bıraktı. Hiç ses çıkarmıyor, zindan arkadaşı gibi pinekliyor, susuyordu.

…Bir sabah, Köse Vezir, bu koca herifin hüngür hüngür ağladığını gördü. Çocuk gibi hıçkırması içine dokundu. Zavallı kimbilir karısını, evini, köyünü mü hatırlamıştı. Gayr-i ihtiyari sordu:

— Ne ağlıyorsun oğlum?

Bu, vezirin hapsedildiğinden beri söylediği ilk sözdü. Çoban gözyaşlarından sırsıklam olan al yanaklarını kirli yenleriyle silerek ona baktı.

Reklam

— Söylemem darılırsın… dedi.

— Söyle oğlum derdini bana, ne darılacağım?

— Vallahi darılırsın.

— Darılmam diyorum.

— . . . . . .

Çoban derdini söylemiyor, daha ziyâde heyecana gelerek avazı çıktığı kadar ağlıyordu. Köse Vezir, biraz düşündü. Başkasını ağlatan bir sebebe kendisi nasıl darılabilirdi? Merak etti. Tekrar:

— Söyle oğlum. Senin derdinden bana ne?

— Darılırsın baba.

— Darılmam, söyle…

— Benim sürümde bir kösemenim* vardı. Senin yüzüne baktıkça o hatırıma geliyor da… İşte onun için ağlıyorum.

— . . . . . .

Derdini söyleyen Eşek Hasan, birdenbire ağlarken gülmeye, hıçkırıklara kahkaha karıştırmaya başladı. “Tıpkı sakalı seninkine benziyordu.” diye tafsilata bile girişiyordu. Köse Vezir hiç cevap vermedi. Kalktı. Kapıyı vurdu. Başını içeri uzatan sivri kavuklu nöbetçiye:

— Efendimize arzedin. Mühr-i hümâyunlarını kabul ettim… dedi.


Bir sene sonra harp bitmiş, yeniçeriler terbiye edilmiş, sipâhîler nizama konulmuş, hırsızlar, uğursuzlar temizlenmişti. Devlet yine, eski kuvvetini buldu. Padişahın gamlı yüzü güldü. Artık neşesi tamamıyle yerine gelmişti. Yalnız sadrazamına, o nâdan herifin yaptığı ölümden beter şeyin ne olduğunu bilmek istiyordu. Bir gün bunu sordu. Geçirdiği kırk günlük azabı birden hatırlayınca, yeni bir tokat yemiş gibi Köse Vezir’in yüzü kıpkırmızı oldu. Verecek bir cevap bulamadı. Kekeleyerek:

— Hiç Padişahım! dedi. Bu suçsuz köylünün benim için hapsedilmesine vicdanım razı olmadı… Onu azaptan kurtarayım diye ahdimi bozdum.

. . . . . . . . .

* Kösemen: koç.


Nâdan hikâyesinin özeti

İstanbul üç gündür sis içindedir. Yeniçeriler kazan kaldırmış, sipahi zorbaları subaylarını parçalamış, başkent yağmanın eşiğine gelmiştir; serhattaki ordu da perişandır. Akıllı padişah, bu buhranı ancak dürüst, Allah’tan korkan, devletini her şeyden çok seven Köse Vezir’in düzeltebileceğini bilir. Onu huzuruna çağırır ve sadrazamlık mührünü vermek ister.

Köse Vezir ise devlet işlerine bir daha karışmamaya ahdettiğini, kalan ömrünü ibadetle geçireceğini söyler. Padişah ısrar edince “Boynum kıldan incedir padişahım, çoluk çocuğumla vedalaştım; mühr-i şerifinizi almam” der. Öfkelenen padişah onu cellatların beklediği balıkhaneye gönderir. Ama hiddeti geçince düşünür: Ölümden korkmayan böyle bir adam, zor zamanlarda büyük işler yapabilir. Köse Vezir’i öldürtmekten vazgeçer, onu kitapsız, kalemsiz bir odaya hapsettirir.

Padişah ona ölümden beter bir ceza arar. Daldığı bir hayalde, şehzadeliğindeki lalası ona “Nâdanla sohbet etmek, âkile cehennem ateşinden beterdir” der. Padişah hemen bir nâdan bulunmasını ister. Bir hafta aranır ve sonunda Karamürsel meralarında cahil, akılsız, aksi ve inatçı bir çoban bulunur: köyünde ona “Eşek Hasan” derler. Saraya elleri bağlı getirilip Köse Vezir’in yanına kapatılır.

Eşek Hasan üç gün bağırıp küfreder, sonra çarıklarıyla ipek divanların üstüne çıkıp kaval çalar. Köse Vezir onunla tek kelime konuşmaz. Bir ay böyle geçer. Bir sabah çobanın hüngür hüngür ağladığını görür ve dayanamayıp ilk kez konuşur: “Ne ağlıyorsun oğlum?” Çoban önce “Darılırsın” der, sonra derdini söyler: Sürüsünde bir kösemen varmış; vezirin yüzüne baktıkça onu hatırlıyormuş, sakalı da tıpkı onunki gibiymiş. Bunu söylerken ağlamasına kahkaha karışır. Köse Vezir hiç cevap vermez, kalkar, kapıyı vurur ve nöbetçiye padişahın mührünü kabul ettiğini bildirir.

Bir yıl sonra savaş bitmiş, yeniçeriler ve sipahiler yola getirilmiş, devlet eski gücüne kavuşmuştur. Padişah bir gün sadrazamına o nâdanın ne yaptığını sorar. Köse Vezir’in yüzü kıpkırmızı olur ve kekeleyerek “Hiç padişahım, bu suçsuz köylünün benim için hapsedilmesine vicdanım razı olmadı; onu azaptan kurtarayım diye ahdimi bozdum” der.

Nâdan hikâyesinin ana fikri

Akıllı ve onurlu bir insan için cahille birlikte yaşamak, ölümden de ağır bir azaptır. Kılıçla eğilmeyen bir baş, akıllıca kurulmuş bir düzenle eğdirilebilir. Hikâye, adı geçen beyitte söylendiği gibi, nâdanla sohbetin bilen için ne kadar zor olduğunu gösterir.

Nâdan hikâyesinin karakterleri

  • Köse Vezir: Küçük, nahif yapılı, bilge bir ihtiyar. Dürüst, mütevazı ve ölümden korkmayan bir devlet adamıdır. Bir nâdanla yaşamaya ise dayanamaz.
  • Padişah: Devletin içinde bulunduğu tehlikeyi gören akıllı hükümdar. Köse Vezir’e mührü kabul ettirmek için ölümden beter bir yol arar.
  • Eşek Hasan: Karamürsel meralarından getirilen cahil, inatçı, terbiyesiz ama saf bir çoban.
  • Lala: Padişahın hayalinde beliren, “nâdanla sohbet” sözünü söyleyen eski hocası.

Mekân, zaman ve anlatıcı

Mekân: İstanbul, Topkapı Sarayı, padişahın huzuru ve Köse Vezir’in kapatıldığı sarık odası; çobanın bulunduğu Karamürsel meraları.

Zaman: Yeniçeri ve sipahi isyanlarının yaşandığı, devletin zor bir buhran geçirdiği bir Osmanlı dönemi. Hikâyede belli bir padişahın adı verilmez. Olaylar yaklaşık kırk gün sürer; son bölüm bir yıl sonrasında geçer.

Anlatıcı: Üçüncü kişi, ilahi bakış açısıyla anlatan bir anlatıcı. Hikâye ilk kez 1918’de Vakit gazetesinde yayımlanmıştır.

Hikâyedeki eski kelimeler

  • Nâdan: Cahil, kaba, anlayışsız kimse.
  • Âkil: Akıllı kişi.
  • Kazan kaldırmak (devirmek): Yeniçerilerin isyan etmesi.
  • Mühr-i hümayun, mühr-i şerif: Padişahın sadrazama verdiği mühür; sadrazamlık makamı.
  • Lala: Şehzadelerin eğitimiyle görevli kişi.
  • Semender: Ateşte yanmadığına inanılan efsanevi hayvan.
  • Kösemen: Sürünün önünde yürüyen, sürüye yol gösteren koç.
  • Haseki: Sarayda özel hizmet gören muhafız.
  • Ahdetmek: Kesin söz vermek, yemin etmek.

Ömer Seyfettin‘in öteki hikâyeleri: Bahar ve Kelebekler, Çakmak, Bir Temiz Havlu Uğruna, Teke Tek, Yalnız Efe, Ferman, Kurbağa Duası, Yüksek Ökçeler, Başını Vermeyen Şehit, Kütük, Topuz, Bomba, Forsa, Diyet, Pembe İncili Kaftan, Falaka, Kesik Bıyık, Perili Köşk, Aşk Dalgası, Kaşağı, Kızıl Elma Neresi?, Gizli Mâbed, Bir Kayışın Tesiri, İlk Namaz, Üç Nasihat. Yazarın içinde yer aldığı akımı Millî Edebiyat dönemi yazımızda anlattık.

Bunları da sevebilirsiniz

Bu duyguyu anlatan şiirler