Terci-i Bend
Ziya Paşa · Eş'âr-ı Ziyâ
— I —
Bu kârgâh-ı sun’ aceb dershânedir,
Her nakş bir kitâb-ı ledünden nişânedir.
Gerdûn bir âsiyâb-ı felâket-medârdır,
Gûyâ içinde âdem-i âvâre dânedir.
Mânend-i dîv beççelerin iltikâm eder,
Köhne ribât-ı dehr aceb âşiyânedir.
Tahkîk olunsa nakş-ı temâsîl-i kâinât,
Ya hâb ü ya hayâl ü yâhud bir fesânedir.
Müncer olur umûr-ı cihân bir nihâyete,
Sayfın şitâya meyli, bahârın hazânedir.
Kesb-i yakîne âdem için yoktur ihtimâl,
Her i’tikâd akla göre gâibânedir.
Yârab! Nedir bu keşmekeş-i derd-i ihtiyâç?
İnsanın ihtiyâcı ki bir lokma nânedir.
Yoktur siper bu kubbe-i fîrûze-fâmda,
Zerrât cümle tîr-i kazâya nişânedir.
Asl-ı murâd hükm-i ezel bulmadır vücûd,
Zâhirdeki savâb ü hatâ hep bahânedir.
Bir fâilin meâsiridir cümle hâdisât,
Ne iktizâ-yı çerh ü ne hükm-i zamânedir.
Subhâne men tahayyera fî sun’ihi’l-ukûl,
Subhâne men bikudretihî ya’cizü’l-fühûl.
— II —
Ecrâm-ı bî-nihâye ile pürdür âsmân,
Nisbet olunsa zerre değildir bu hâk-dân.
Bin şems-i tâbdâr ü hezârân meh-i münîr,
Yüz bin sevâbit ü nice seyyâre-i ıyân.
Her şems eder tevâbi-i mahsûsasiyle seyr,
Her tâbie tevâbi-i uhrâ eder kırân.
Her şems eder levâhikına neşr-i feyz-i hâs,
Her lâhikın tabiatı emsâline nihân.
Her cümle merkezinde eder seyr-i bî-vukûf,
Her kıt’a mihverinde bulur feyz-i câvidân.
Her cümle-i vesîada mebsût bin vücûd,
Her kıt’a-yı fesîhada meşhûd bin cihân.
Her bir vücûd masdar olur bin vücûd için,
Her bir cihân hezâr cihândan verir nişân.
Her zerrede tarîka-i mahsûsa üzre feyz,
Her cismde tabîat-ı mahsûsa üzre cân.
Her âlemin sinîn ü tevârîhi muhtelif,
Her bir zemînde başka hisâb üzeredir zaman.
Peyvestedir sevâhili girdâb-ı hayrete,
Bir bahrdır ki hâsılı bu bahr-ı bî-kerân.
Subhâne men tahayyera fî sun’ihi’l-ukûl,
Subhâne men bikudretihî ya’cizü’l-fühûl.
— III —
Bir zerredir ki zerre-i nâ-müntehâ-yı hâk,
Bir zerre hârice edemez andan infikâk.
Lübbü lehîb-i nâr ile bir gûy-ı âteşîn,
Kışrı mecâri-i yemm ü nehr ile çâk çâk.
Nisbetle kışrı hacmine ol lübb-i âteşin,
Şol kubbedir ki ferş oluna anda berg-i tâk.
Bu kışrdır ki cümle-i hayvâna rûz u şeb,
İhzâr-ı rızk u tûşe için eyler inhimâk.
Gâhî teneffüs eyleyicek ejder-i zemîn,
Kûh-ı şerer-feşânlar eder arzı lerze-nâk.
Ol zerre-i cesîmeyi fânûs-ı şem’-vâr,
Olmuş muhît tûde-be-tûde nesîm-i pâk.
Kim rûz u şeb o sofra-i âlem-şümûlden,
Her nefs rızkın almada ber-vech-i iştirâk.
Bu noktadır yemîn ü şimâli beyân eden,
Eyler cihâta akl bu merkezden insilâk.
Zerrât-ı kevn bunda bulur neşve-i hayât,
Efrâd-ı halk bunda çeker cür’â-yı helâk.
Husbîde-i firâş-ı emândır nüfûs hep,
Bir top-ı şû’le-nâkde bî-kayd-ı vehm ü bâk.
Subhâne men tahayyera fî sun’ihi’l-ukûl,
Subhâne men bikudretihî ya’cizü’l-fühûl.
— IV —
Dendân-ı şîre lokma olur âhuvân-ı zâr,
Bir gûsfendi tû’me kılar gurg-ı cân-şikâr.
Bî-cürm iken gıdâ-yı anâkib olur meges,
Mâ’sum iken kebûteri şâhin eder şikâr.
Âciz iken ukâba giriftâr olur keşef,
Gûk-ı zaîfi kût edinir bî-vesîle mâr.
Bî-cünha mâkiyân-beçeyi çâk eder zagan,
Bî-sâbıka dü pâre eder mûşu mûş-hâr.
Güncişk-i zâr-ı bâşe-i perrân helâk eder,
Eyler tezervi pençe-i gadrinde bâz hâr.
Mâr-ı zemîne lokma olur mürg-i tîz-per,
Mürg-i hevâya tu’me olur mâhî-i bihâr.
Gavvâsı hırs-ı gevher eder lokma-i neheng,
Kebgi ümîd-i dâne eder teleye şikâr.
Dürdâne-i derûnu için çâk olur sadef,
Âvâzıdır kafesde eden bülbülü nizâr.
Bîdesterin helâkine hayye olur sebeb,
Katl-i samûr-ı zâra olur postu medâr.
Gâlib zebûnu kâidedir eylemek telef,
Yerde, hevâda, bahrde cârî bu gîrûdâr.
Subhâne men tahayyera fî sun’ihi’l-ukûl,
Subhâne men bikudretihî ya’cizü’l-fühûl.
— V —
Gâh âfitâb u gâh kevâkib gehi cemâd,
Oldu ilâh-ı mu’tekad-ı zümre-i ibâd.
Geh icl ü gâh âteş ü Yezdân u Ehrimen,
Geh nûr u zulmet oldu kazâyâ-yı i’tikâd.
Akl u cemâl ü aşk ilâh oldu bir zaman,
Bütlerle doldu bir nice yıl cümle-i bilâd.
Encâm erdi nevbet-i tevhîd-i zât-ı Hak,
Geldi zuhûra bunda da bin fitne bin fesâd.
Geh ayn u gâh gayr sanıp halk u hâlıkı,
Geh cem’e gâh farka ukûl etti i’timâd.
Oldu hezâr zât denip geh sıfâta ayn,
Bir aslda gehî nice asl etti ittihâd.
Her şahs nefs unsuruna nisbet eyleyip,
Aklınca bir ilâh-ı müşahhas eder murâd.
Yek-dîgere ne rütbe muhâlifse şahs u akl,
Âlemde ol kadar mütehâliftir i’tikâd.
Hikmet budur ki âherine hasm olur bilip,
Her kavm kendi mesleğini menhec-i sedâd.
Ammâ bu ihtilâf ile maksûdu cümlenin,
Bir hâlıka hulûs ile etmektir inkıyâd.
Subhâne men tahayyera fî sun’ihi’l-ukûl,
Subhâne men bikudretihî ya’cizü’l-fühûl.
— VI —
Güller güler figânla geçer ömr-i andelîb,
Bîmâr ihtizârda ücret diler tabîb.
Mânend-i lâşe nâ’ş-ı tüvanger zelîl ü hâr,
Kerkes misâl vâris ü gassâl nâ-şekîb.
Bâlîn-i nâza hâce-i şehr eyler ittikâ,
Hâk-i mezellet üzre yatır aç bir garîb.
Pertev-fürûz-ı bezm-i tarab şem-i hande-rîz,
Pervâne-i şikeste-per üftâde-i lehîb.
Sûm ü basal çü nergis ü lâle güşâde-leb,
Mahbûs künc-i mahfaza-i tengnâda tîb.
Bister-nevâz-ı izz ü safâ ahmak-ı hasîs,
Külhan-nişîn-i züll ü hevân âkıl-i hasîb.
Geh devlet-i cihândan eder cehl behre-yâb,
Geh lokma-i aşâdan eder akl bî-nasîb.
Makbûl-i bezm-i sohbet olur müfsid-i leîm,
Menfûr-ı tab’-ı âlem olur nâsih-i musîb.
Gâhî muhakkar-ı cühelâ şâir-i beliğ,
Gâhî musahhar-ı humakâ fâzıl-ı edîb.
Bir âcizin maîşeti noksan-pezîr olur,
Bir zâlimin umûru eder kesb-i fer ü zîb.
Subhâne men tahayyera fî sun’ihi’l-ukûl,
Subhâne men bikudretihî ya’cizü’l-fühûl.
— VII —
Yârab! Nedir bu dehrde her merd-i zû-fünûn,
Olmuş belâ-yı akl ile ârâmdan masûn!
Yârab! Niçin bu arsada her şahs-ı ârifin
Mikdâr-ı fazlına göre derdi olur füzûn?
Her hangi sûya atf-ı nigâh etse bî-huzûr,
Her hangi şey’e sarf-ı hayâl etse aklı dûn.
Mümkün müdür ki hakîkat-i eşyâyı vezn ü derk?
Mîzan-ı akla dirhem-i tâdil iken zunûn.
Güncîde-i basîret olur mu bu acz ile?
Haysiyyet-i havâdis ü keyfiyyet-i şuûn.
Gûyâ ki bunca mihnet ü gam az gelip olur,
Bir de tahakküm-i cühelâ ile bağrı hûn.
Bilmem ki muktezâ-yı nizâm-ı cihân mıdır?
Dâim cihânda câhil olur mes’adet-nümûn!
Cârî cihân cihân olalıdır bu kâide,
Bir ahmak-ı denîye olur ehl-i dil zebûn.
Nâdân firâz-ı izz ü saâdette ser-firâz,
Dânâ hazîz-i acz ü mezellette ser-nigûn.
Nâdânı kâm-perver eder tâli’-i bülend,
Ehl-i kemâli sâil eder baht-ı vajgûn.
Subhâne men tahayyera fî sun’ihi’l-ukûl,
Subhâne men bikudretihî ya’cizü’l-fühûl.
— VIII —
Düştü cüdâ naîm-i safâdan Ebü’l-beşer,
Oldu Halîl’e tecrübe-geh gerden-i piser.
Yâkûb’u kıldı firkat-i ferzend eşk-bâr,
Oldu cenâb-ı Yûsuf’a çâh-ı belâ makarr.
Eyyûb’u illet-i beden inletti zâr zâr,
Minşâra eyledi Zekeriyyâ fedâ-yı ser.
Başı kesildi gadr ile Yahyâ-yı mürselin,
Çıktı semâya zulm ile İsî-i bî-peder.
Tâif’de nâ’li lâ’le dönüp oldu hem şikest,
Yevm-i Uhud’da dürre-i nâb-ı Peygamber.
Taş bağladı mecâ’ ile batn-ı pâkine,
Dünyâya rağbet eylemedi seyyidü’l-beşer.
Te’sîr-i semm ile eyledi Sıddîk irtihâl,
Oldu şehîd-i tîg-i kazâ âkıbet Ömer.
Encâm erdi câmi-i Kur’ân şehâdete,
Âhir cenâb-ı Haydar’a da etti tîg eser.
Mesmûmen etti zât-ı Hasan Adn’e intikâl,
Mazlûmen oldu Şâh-ı şehîdân bürîde-ser.
Her kimde aşk gâlib ise kurb-ı Hazret’e,
Ol denli andadır elem ü derd-i bîşter.
Subhâne men tahayyera fî sun’ihi’l-ukûl,
Subhâne men bikudretihî ya’cizü’l-fühûl.
— IX —
Kimdir bu aczi hâss kılan nev’-i âdeme?
Kimdir bu nev’i eşref eden cümle âleme?
Şeytân u nefsi kimdir eden âlet-i şürûr?
Kimdir koyan zebûn-ı hevâyı cehenneme?
Mansûr’u kim düşürdü Ene’l-hak diyârına?
Kim verdi hükm katli için şer’-i erkeme?
Kimdir şarâbı hurmet ile telh-kâm eden?
İ’mâl-i câm ü bâdeyi kim öğreten Cem’e?
Kimdir Yehûd’u münkir-i i’câz-ı Hakk eden?
Kimdir Mesîh’i nefh kılan zât-ı Meryem’e?
Kimdir veren cesâret-i şerr ü fezâhati?
Süfyân’a, Ca’de’ye, Şemr’e, İbn Mülcem’e?
Kimdir Nasîr-i Tûs’u Hülâgû’ya sevk eden?
Musta’sım’ı kim etti karîn İbn-i Alkem’e?
Kimdir veren alîle tedâvîye ihtiyâç?
Kimdir koyan meziyyet-i ıslâhı merheme?
Zenbûr kimden eyledi tahsîl-i hendese?
Bülbüllere kim eyledi ta’lîm-i zemzeme?
Kimdir bu kârgâha çeken perde-i hafâ?
Kimdir veren tasavvur-ı teftîş âdeme?
Subhâne men tahayyera fî sun’ihi’l-ukûl,
Subhâne men bikudretihî ya’cizü’l-fühûl.
— X —
Etmiş kimisi râhatın ikbâl için fedâ,
Olmuş kimi beliyye-i idbâra mübtelâ.
Olmuş kimi tüvanger-i devrân iken zelîl,
Olmuş kimine serveti sermâye-i anâ.
Toplar kimisi vâris ü hâdis için nukûd,
Eyler kimisi servet için ömrünü hebâ.
Düşmüş kimi tecessüs-i kibrît-i ahmere,
Olmuş kimine mûcib-i iflâs kimyâ.
Etmiş kimin harîs-i kıtâl arzû-yı şân,
Kılmış tama’ kimisini can-dâde-i vegâ.
Olmuş kimi musahhar-ı efsûn-ı çeşm-i yâr,
Olmuş kimi mukayyed-i gîsû-yı dil-rübâ.
Etmiş hevâ-yı lâle kimin dâğdâr-ı gam,
Olmuş kimine derd-i gül ü yasemen belâ.
Tefrîk için kimisi okur rukye-i füsûn,
Teshîr için kimisi yazar nüsha-i duâ.
Olmuş kimi safâ ile rind-i piyâle-keş,
Olmuş kimisi hırs ile üftâde-i riyâ.
Etmiş hulâsa bir emel-i hâs-ı bî-lüzûm,
Her şahs-ı hürü kayd-ı esâretle mübtelâ.
Subhâne men tahayyera fî sun’ihi’l-ukûl,
Subhâne men bikudretihî ya’cizü’l-fühûl.
— XI —
Mazlûma zâlim eyler iken zulm ü gadr ü âl,
Kârında âsim olduğunu eylemez hayâl.
Emvâl-i halkı sârik alıp sârikim demez,
Kâtil vebâl-i katle dahî vermez ihtimâl.
Ber-vech-i hak beyân eder elbette fi’line,
Her hangisinden eyler isen ayrıca suâl.
Bir memlekette salb olunur kâtı’-ı tarîk,
Bir yerde mûcib-i şeref ü fahr olur bu hâl?
Bir beldede hicâb-ı zenân ayb olur yine,
Bir şehrde bu hâlet olur bâis-i cemâl.
Meşreb olur şarâbı içip hurmetin bilir,
Mezheb olur hukûk-ı ibâdı görür helâl.
Bir âkıl-i müsellemetü’l-etvâra mahrem ol,
Mişvâr u tavrını nazar-ı î’tibâra al.
Seyret ne denlü vaz’-ı garîbi eder zuhûr,
Kim her biri cünûna olur başka başka dal.
Vâbestedir hayâline ef’âli herkesin,
Kimse umûruna edemez nisbet-i dalâl.
Akl ü cünûnu, bâtıl u hakkı beyân için,
Yoktur cihânda hayf ki mîzân-ı i’tidâl.
Subhâne men tahayyera fî sun’ihi’l-ukûl,
Subhâne men bikudretihî ya’cizü’l-fühûl.
— XII —
Eyler sabâh şâmı vü leyli nehâr eder,
Sayfı kılar şitâ vü hazânı bahâr eder.
Nez’-i hayât-ı hayy eder emvâta cân verir,
Eyler gubârı âdem ü cismi gubâr eder.
Cism-i Halîl’e nârı eder nûr kudreti,
Nûru Kelîm’e hikmeti hem-reng-i nâr eder.
Leylî-i hüsnü çeşmine Şîrîn edip müdâm,
Ferhâd’ı derd-i aşk ile Mecnûn u zâr eder.
Demlerce bir tama’la kılar kalbi bî-huzûr,
Yıllarca bir emelle dili bî-karâr eder.
Bir mülkü harîs-i bî-sitemkâr için yıkar,
Bir kavmi bir münâfık ile târumâr eder.
Bir cismi izz ü nâz ile sâd-sâl besleyip,
Encâm-ı kâr pençe-i merge şikâr eder.
Yüz yılda bir vücûdu kılıp genc-i ma’rifet,
Âhir yerin nişîmen-i hâk-i mezâr eder.
Ârif odur ki mu’terif-i acz olup Ziyâ,
Bu hâdisât-ı câriyeden i’tibâr eder.
Mülkünde hakk-ı tasarruf eder keyfe mâ yeşâ,
İsterse kevni yok eder isterse var eder.
Subhâne men tahayyera fî sun’ihi’l-ukûl,
Subhâne men bikudretihî ya’cizü’l-fühûl.
Şiirin açıklaması
Ziya Paşa'nın Terci-i Bend'i, Türk edebiyatında bu nazım şeklinin en ünlü örneğidir. On iki bentten oluşur; her bent on beyittir ve aynı Arapça "vasıta beyti" ile biter: "Subhâne men tahayyera fî sun'ihi'l-ukûl / Subhâne men bi-kudretihî ya'cizü'l-fühûl", yani "Yaratışı karşısında akılları hayrette bırakan Allah'ı tesbih ederim; kudreti karşısında büyük âlimleri aciz bırakan Allah'ı tesbih ederim."
Şiirin konusu, insanın kâinat karşısındaki hayreti ve şüpheleridir. Ziya Paşa bir yandan evrenin büyüklüğünü, doğadaki acımasız düzeni, inançların çokluğunu ve dünyadaki adaletsizlikleri sorgular; öte yandan her bendin sonunda Allah'ın kudretine teslim olur. Bu gidiş geliş, şiiri Tanzimat aydınının iç çatışmasının belgesi yapar. Divan şiirinin dili ve kalıbıyla yazılmış olsa da, gökbilim bilgilerinin ve toplumsal eleştirinin şiire girmesiyle yeni bir dönemin habercisidir.
1. bent: Kâinat şaşılacak bir okuldur; her şekil gizli bir bilginin işaretidir. Felek bir felaket değirmenidir, insan da içinde dönen bir tanedir. Kâinatın görünüşü ya rüya ya hayal ya da bir masaldır. İnsanın kesin bilgiye ulaşması mümkün değildir; olan her şey ezelî hükmün gereğidir.
2. bent: Gökyüzü sonsuz cisimle doludur; dünya bunların yanında bir zerre bile sayılmaz. Bin güneş, binlerce parlak ay, sayısız sabit yıldız ve gezegen kendi düzenleri içinde döner. Her âlemin yılı, tarihi, zamanı başkadır; evren kıyısı görünmeyen bir denizdir.
3. bent: Dünya, içi ateşten bir top, kabuğu denizler ve nehirlerle yarılmış bir zerredir. Yer altındaki ejderha nefes aldıkça volkanlar dünyayı titretir. Bütün canlılar rızkını bu sofradan alır; hayat da ölüm de burada yaşanır.
4. bent: Doğadaki acımasız düzen anlatılır: Ceylan aslana, koyun kurda, sinek örümceğe, güvercin şahine lokma olur. Dalgıç inci hırsıyla balığa yem olur, bülbülü kafese düşüren kendi sesidir. Güçlünün zayıfı yok etmesi yerde, havada ve denizde geçerli bir kuraldır.
5. bent: İnançların tarihi: İnsanlar kimi zaman güneşe, yıldızlara, taşa, buzağıya, ateşe tapmış; iyilik ve kötülük tanrıları, putlar ortaya çıkmıştır. Sonunda tevhit gelmiş, ama onda da nice tartışmalar doğmuştur. Herkes aklınca bir ilah tasavvur eder; yine de bütün bu ayrılıkların amacı tek bir yaratıcıya içtenlikle bağlanmaktır.
6. bent: Dünyadaki çelişkiler: Güller güler, bülbül ağlayarak ömür geçirir; hasta can çekişirken doktor ücret ister. Şehrin zengini naz yastığına yaslanır, garip toprakta aç yatar. Cahil, devletin nimetlerinden faydalanır, akıllı bir lokmadan mahrum kalır; güzel söz söyleyen şair cahillerin hor gördüğü kişi olur.
7. bent: "Yârab, nedir bu?" diye sorar: Dünyada her bilgili kişi aklının belasıyla huzurdan uzak kalır, bilgisi arttıkça derdi artar. İnsan aklı eşyanın hakikatini tartmaya yetmez. Cahil hep mutlu, gönül ehli hep perişandır; cahil yüce makamlarda, bilgili hor görülerek baş eğer.
8. bent: Peygamberlerin ve İslâm büyüklerinin çektiği acılar sayılır: Hz. Âdem cennetten düşer, Hz. İbrahim oğlunun kurban edilmesiyle sınanır, Hz. Yakup oğlunun ayrılığıyla ağlar, Hz. Yusuf kuyuya atılır, Hz. Eyyûb hastalıkla inler. Hz. Muhammed Tâif'te taşlanır, Uhud'da dişi kırılır; dört halife ve Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin şehit edilir. Sonuç: Allah'a yakınlığı en çok olanın derdi de en çoktur.
9. bent: Bir dizi "kimdir?" sorusu: İnsanı aciz kılan, ama onu bütün âlemden üstün eden kimdir? Mansur'u "Ene'l-Hak" demeye kim düşürdü? Arıya geometriyi, bülbüle ötmeyi kim öğretti? Bu dünya tezgâhına gizlilik perdesini çeken ve insana onu araştırma isteğini veren kimdir? Cevap söylenmez, ama vasıta beytinde verilir.
10. bent: İnsanların hırsları: Kimi rahatını makam için feda eder, kimi düşkünlüğe uğrar; kimi mirasçısı için para biriktirir, kimi simyaya düşüp iflas eder. Kimi şan için savaşa koşar, kimi sevgilinin gözüne büyülenir, kimi meyhanede kadeh çeker, kimi riyakârlığa düşer. Kısacası her hür insan gereksiz bir hevesin esiri olmuştur.
11. bent: Değerlerin göreceliği: Zalim zulmettiğini, hırsız çaldığını, katil öldürdüğünü kabul etmez; herkes yaptığını haklı gösterir. Bir ülkede yol kesen asılır, bir başkasında şeref sayılır; bir şehirde kadınların örtünmesi ayıp, başka birinde güzellik sebebidir. Aklı deliliği, doğruyu yanlışı ayıracak bir terazi dünyada ne yazık ki yoktur.
12. bent: Allah'ın kudreti: Sabahı akşama, geceyi gündüze, yazı kışa çevirir; ölüye can verir, toprağı insan, insanı toprak yapar. Hz. İbrahim'e ateşi nur, Hz. Musa'ya nuru ateş eder. Güzelliğin Leylâ'sını göze Şîrîn gösterip Ferhad'ı aşk derdiyle Mecnûn eder. Ârif, aczini bilip olup bitenlerden ibret alandır; Allah dilerse kâinatı yok, dilerse var eder.
Sözlük
- terci-i bend
- bentlerin sonunda aynı beytin tekrarlandığı nazım şekli
- vasıta beyti
- bentleri birbirine bağlayan, tekrarlanan beyit
- kârgâh
- atölye, tezgâh (burada kâinat)
- sun'
- yaratma, sanat
- ilm-i ledün
- gizli, ilahî bilgi
- gerdûn
- felek, gökyüzü
- âsiyâb
- değirmen
- dîv
- dev
- ribât
- han, konak yeri
- fesâne
- masal
- şitâ
- kış
- hazân
- sonbahar
- yakîn
- kesin bilgi
- nân
- ekmek
- fîrûze-fâm
- firuze renkli (gökyüzü)
- tîr-i kazâ
- kader oku
- ecrâm
- gök cisimleri
- hâk-dân
- dünya
- şems
- güneş
- sevâbit
- sabit yıldızlar
- seyyâre
- gezegen
- bî-kerân
- kıyısız, sonsuz
- lübb
- öz, iç
- kışr
- kabuk
- kûh-ı şerer-feşân
- kıvılcım saçan dağ, yanardağ
- âhû
- ceylan
- gurg
- kurt
- meges
- sinek
- anâkib
- örümcekler
- kebûter
- güvercin
- keşef
- kaplumbağa
- ukâb
- kartal
- neheng
- timsah, büyük deniz canavarı
- sadef
- istiridye kabuğu
- icl
- buzağı
- Yezdân u Ehrimen
- eski İran inancında iyilik ve kötülük tanrıları
- büt
- put
- andelîb
- bülbül
- tabîb
- doktor
- tüvanger
- zengin
- nâdân
- cahil
- dânâ
- bilgin
- baht-ı vâj-gûn
- ters dönmüş talih
- Halîl
- Hz. İbrahim
- piser
- oğul
- çâh
- kuyu
- minşâr
- testere
- Haydar
- Hz. Ali
- zenbûr
- arı
- hendese
- geometri
- zemzeme
- ötüş, nağme
- kibrît-i ahmer
- simyacıların aradığı kırmızı kükürt
- vegâ
- savaş
- rind
- dünyaya önem vermeyen, gönlü hoş kişi
- sârik
- hırsız
- kâtı'-ı tarîk
- yol kesen
- mîzân-ı i'tidâl
- denge terazisi
- Kelîm
- Hz. Musa
- mu'terif-i acz
- acizliğini itiraf eden
- keyfe mâ-yeşâ
- dilediği gibi


Düşüncenizi yazın