Keloğlan ile Zümrüdüanka
Kuyuda bırakılan en küçük şehzade Zümrüdüanka'nın sırtında yeryüzüne döner, başına işkembe geçirip Keloğlan kılığında hakkını arar.
Bu sayfada Keloğlan masallarından “Keloğlan ile Zümrüdüanka” yer alıyor. Masal, kamu malı bir derlemedeki anlatımına sadık kalınarak leylailemecnun.net tarafından bugünkü Türkçeyle yeniden anlatılmıştır; kaynağı sayfanın sonunda.
Keloğlan ile Zümrüdüanka
Bir padişahın üç oğlu ve bahçesinde tuhaf bir elma ağacı vardı. Ağaç yılda yalnızca üç elma verirdi, ama bu elmaları bugüne dek kimse yiyememişti. Büyük şehzade ağacı beklemeye kalktı; gece bir fırtına koptu, korkup babasının yanına kaçtı. Ortanca şehzade de aynı şekilde geri döndü.
En küçük şehzade ise kıpırdamadan bekledi. Gece yarısı iki başlı bir ejderha ağaca yaklaşınca onu vurup yaraladı. Ejderha kaçtı; şehzade izini sürüp bir kuyunun başına vardı. Ağabeyleri önce birbirlerini iple kuyuya sarkıttılar, ama ikisi de ‘Yanıyorum!’ diye bağırınca geri çekildiler.
– Ben ne kadar bağırırsam bağırayım, sakın beni çekmeyin! dedi en küçük şehzade.
Böylece dibe kadar indi ve ejderhayı öldürdü. Kuyunun dibinde üç güzel kız ile üç hazine buldu: Kendi kendine eğiren altın bir iğ, kendi kendine nakış işleyen altın bir kasnak ve altın civcivleriyle altın bir tavuk. Şehzade kızları birer birer yukarı yolladı. Sıra en küçük kıza gelince kız ona üç tel saçını verdi; çünkü ağabeylerin onu kuyuda bırakacağını sezmişti. Gerçekten de öyle oldu.
Şehzade karanlıkta düşerken kara bir keçinin üstüne düştü ve yerin yedi kat altındaki bir ülkeye vardı. Orada her yıl bir padişah kızını kapan bir ejderhayı da öldürdü. Sonra Zümrüdüanka kuşunun yavrularını bir ejderhadan kurtardı. Minnettar kuş onu yeryüzüne çıkarmaya söz verdi; yalnız yol için kırk keçi ile kırk tulum su istedi. Yeryüzüne az kala yiyecek bitti; şehzade kuş aç kalmasın diye kendi baldırından bir parça kesip verdi. Kuş bunu anlayınca yarasını iyileştirdi.
Memleketine dönen şehzade, kimse tanımasın diye başını kazıttı, üstüne bir işkembe geçirdi; artık herkesin gözünde bir Keloğlan’dı. Bir kuyumcudan iş istedi.
– Hadi oradan kel, ne işime yararsın? dedi kuyumcu; ama sonra acıyıp onu yanına aldı.
Çok geçmeden padişah kuyumcuya, kırk gün içinde kendi kendine eğiren altın bir iğ yapmasını buyurdu. Keloğlan dükkâna kapanıp yalnızca fındık ve boza istedi; süre dolmadan iğ hazırdı. Ardından istenen nakış kasnağını da yetiştirdi.
Üçüncü sırada altın tavuk vardı. Bu kez en küçük kız, kocasını kendisinin seçeceğini söyledi; delikanlılar sarayın önünden geçecekti. Keloğlan saç tellerini birer birer yaktı; her seferinde çıkagelen bir cin ona önce beyaz, sonra kırmızı, sonra yeşil bir at getirdi. Her geçişinde kız ona altın bir top attı. Üçüncü geçişte onu tanıdı; adamlar Keloğlan’ı saraya getirdiler.
Kırk gün kırk gece düğün yapıldı. Şehzade başından geçenleri anlattı; ağabeyleri çağrılıp suçlarını itiraf ettiler, o da onları bağışladı. Yaşlı padişah tahtını en küçük oğluna bıraktı; o da ömrünün sonuna kadar huzur içinde hüküm sürdü.
Masaldan çıkan ders
Hakkını arayan, gerekirse kılık değiştirip sabırla bekler. Kendi canından veren şehzade, iyiliğinin karşılığını Zümrüdüanka’dan gördü. Affetmek ise kazanılan zaferi taçlandırır.
Masalın kaynağı
Ignác Kúnos, Türkische Volksmärchen aus Adakale (Materialien zur Kenntnis des rumelischen Türkisch, Teil II: Deutsche Übersetzung; Leipzig-New York: Rudolf Haupt, 1907), Nr. 5 ‘Die Mär vom Sohne des Padischahs’, s. 25-35; Macarca versiyonu: Kúnos Ignác, Mesék a rózsák szigetéről (Budapeşte: Athenaeum, 1922), ‘A smaragd anka meg a sehzáde’.
Masal, Türk halk masallarını 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başında derleyen araştırmacıların kamu malı olmuş yayınlarından alınmıştır. Keloğlan’ı tanımak için Keloğlan sayfamıza bakabilirsiniz.


