Müjde
Çanakkale cephesine giden genç şairler, gökte bir göktaşının bıraktığı izi zafer müjdesi diye okur.
İlk yayımlandığı eser: Ömer Seyfettin, "Müjde", Yeni Mecmua, C. 2, S. 36, 21 Mart 1918, s. 196; metin: Vikikaynak
Bu sayfada hikâyenin tam metni yer alıyor. Özeti, ana fikri, karakterleri ve eski kelimelerin anlamları metnin sonunda.
Sabaha yakındı. Arkamızda bıraktığımız tepelerin üstü morlaşıyordu. Genç şairlerle bizi siperlere doğru götüren arabalar, karanlığın içinde, birbirinden intizamsız kafilelerle ayrılmış tıpkı bir “dargın seyyahlar” kervanı gibi ilerliyordu. Sağımızda siyah körfezin denizi, uyanık dalgalarıyla ötüyor, sazlığa benzeyen karaltılar ta sahile kadar uzanıyordu.
Yarımadanın berzahındaki bu geniş yol biraz tehlikeliydi. Sigara içilmeyecek, kibrit, fener yakılmayacaktı. Ömründe ilk defa harp mıntıkasına giren acemi bir asker heyecanı duyuyorduk! Gözlerimiz görünmeyen ufuklarda kruvazör, torpido hayalleri arıyordu.
Araba arkadaşım şairlerin gözlüklüsü:
– Bakın, diye açık perdeden parmağını uzattı, bir ziya var. Hafif bir ziya…
– Nerde?
– Denizin ortasında…
Öteki şairle beraber ben de onun gösterdiği tarafa dikkatle baktım. Hiçbir şey göremedim. Bu genç gündüz bile çok uzağı görmüyordu. Gülüştük. Sanki şosenin kenarında bizi dinleyen bir kulak varmış gibi yavaş bir sesle konuşmaya başladık:
– Torpido falan olsa zaten aydınlık göstermez.
– Ama bacasından bir kıvılcım çıksa yine görünür.
– Tutalım ki kenarda bir torpido var. Yoldan geçen her arabaya ateş eder mi?
– Eder ya…
Şairlerin en genci bana:
– Niçin edecek? diye sordu.
Latife etmek istedim:
– Düşman her arabayı cephane farz etmeye mecburdur.
– Yok canım…
– Ya arabadakiler yaralılarsa?..
– Yaralılar geceleyin, fenerleri söndürülmüş arabalarla gizlice götürülmez…
– Eee?..
– …
Yolun birkaç kilometre süren sahil kısmını, konuşurken nasıl geçtiğimizi duymadık. Yine denizin sesi sustu. Yine küçük tepelerin mahmur sükûnu başladı. Göğün morlaşan kenarı eriyor, menekşe rengine giriyordu. Etrafımızdaki çalılar uyumuş seyirci gölgeler gibi göründü; arabamız durdu. Eğildim:
– Ne oldu? diye arabacıya soracaktım. Bize refakat eden nazik zabiti fark ettim.
– Artık yine toplu gideceğiz. Yol mahfûzdur, sahilden görünmez. dedi.
Geridekilerin yetişmesi için küçük bir mola verilecekti. Hemen aşağı atladık. Her gelen arabayı sanki uzak bir gurbetten dönüyormuş gibi karşıladık. Yarım saat geçmeden kafilemiz yine hareket etti. Göğün menekşe renkli kenarı pembeleşiyor, küçük yıldızlar siliniyordu. Bütün ufuk şimşek çakmış gibi ansızın aydınlandı; havada büyücek bir ateşin parladığını, doğuya doğru yeşil, sarı, sincabî alevler saçarak düştüğünü gördük.
– Top güllesi!
– Bomba.
– Tayyareden atıldı.
– Gece tayyare uçar mı?
– Ya bu ne?
– Şahap.
– Hayır…
– …
Ben:
– Hacer-i semavî olmalı. dedim.
Gülle, bomba, tenvir tabancası olmadığına şüphe yoktu! Pek yükseklerden tutuşmuş, pek uzaklara, pek çok uzak ufuklara düşmüştü. Ama şahap da değildi. Çok büyük, çok renkli, çok ihtişamlıydı. Ardında bir müddet sönmeyen altın bir iz bırakmıştı.
Genç şairler arabalardan atlıyorlar, gördükleri şeyin ne olduğunu münakaşa ediyorlar, bizi götüren zabitin landosuna koşuyorlardı. Düz yolda arabalar yavaş yavaş gidiyordu.
Bilmem ne kadar gittik. Göğün deminki harikası unutuldu. Artık sabah olmuştu. Hafif, şeffaf bir sis fundalıkları dolanıyor, güneşin damlaları yaprakları yaldızlıyordu. Arabalar sabah molası için durdu. Asker kıyafetine girmiş, kabalaklı muharrirler, genç şairler şoseye indiler. Sanki hepsi arabalarda oturmaktan, yatmaktan yorulmuşlar, şimdi ayakta durmak, dolaşmak, dinlenmek istiyorlardı. Ben daha arabadaydım. Bir ses işittim:
– Havaya bakın, arkadaşlar, havaya bakın!
Eğildim. Gözlerimi yukarı kaldırdım. Hava gayet parlak, gayet açık mavi, gayet saftı. Bulut filan yoktu. Aynı ses tekrar haykırdı:
– Bakın, “fethün karib” görmüyor musunuz?
– Ne, ne? – Ne tarafta?..
– ?
– …
– !
Herkes yukarı bakıyordu. Ben de aşağıya atladım. Onların yanına gittim. Gökte dolaşmış, şeffaf bir kurdele gibi ince, belirsiz bir duman yığını vardı.
– “Fethün karib” değil mi? işte…
– …
Hakikaten havadaki bu ince duman yığını tıpkı girift bir sülüs yazıya benziyordu. Benim gözüm de bana rağmen “fethün karib” terkibini okuyordu.
– Deminki “hacer-i semavî” hadisesinin bıraktığı iz olacak! dedim. Kimse işitmedi bile… Hepsinin gözü gökteydi. Hepsi, Allah’ın işaretini gören müminler gibi dalgındı. Müphem bir vecd içindeydi. Yalnız kafilenin genç doktoru bu büyük manevi işarete sonradan görmeyenleri de inandırmak için, minimini Kodak’ını havaya kaldırmış, “fethün karib” müjdesinin fotoğrafını çekmeye çalışıyordu.
Bu ince, bu şeffaf duman yığını epey müddet gökte durdu. Yavaş yavaş silinirken bile şekli bozulmuyor, sarih bir katiyetle okunuyordu: “Fethün karib”…
Genç şairler karargâhlarında kumandanlara, siperlerde zabitlere, neferlere hep parlak, mavi göğün –o gelirken gördükleri– büyük müjdesini büyük bir imanla, büyük bir samimiyetle anlatıyorlar, onları da kendileri gibi bu büyük mucizeye inandırıyorlardı.
Orada, Çanakkale’de ezeliyet fecrine giden gizli manevi yollara benzeyen uzun, nihayetsiz siperler içinde benim de – bilmem nasıl oldu – gelirken gördüğüm şeyin Tanrı eliyle yazılmış “fethün karib” müjdesi olduğuna şüphem kalmadı!
Hatta yavaş yavaş “Hacer-i semavî izinden kalan duman!” dediğime bile pişman oluyor, sanki ağır bir küfür ettikten sonra mabedine giren küstah bir günahkârın vicdanındaki azapları duyuyordum.
Müjde hikâyesinin özeti
Anlatıcı, bir grup genç şair ve yazarla birlikte gece vakti arabalarla Çanakkale’deki siperlere doğru yol almaktadır. Sahil yolu tehlikelidir: sigara içilmez, fener yakılmaz. Savaş bölgesine ilk kez giren acemi askerler gibi heyecanlıdırlar; karanlık denizde torpido, kruvazör ararlar.
Şafağa doğru ufuk birden aydınlanır; gökte büyük, renkli bir ateş parlayıp uzaklara düşer. Gülle mi, bomba mı, uçaktan atılmış bir şey mi diye tartışırlar. Anlatıcı bunun bir “hacer-i semavî”, yani göktaşı olduğunu söyler.
Sabah molasında biri havaya bakmalarını ister: Gökte kalan ince, şeffaf duman izi, sülüs yazıyı andıran bir biçimle “fethün karîb” (yakın zafer) diye okunmaktadır. Herkes bunu Allah’ın bir işareti sayar; genç doktor fotoğrafını çekmeye çalışır.
Genç şairler cephede komutanlara, subaylara ve askerlere bu “müjde”yi büyük bir inançla anlatırlar. Siperlerde zamanla anlatıcının da şüphesi kalmaz; dumanı bir göktaşının izi diye açıkladığına bile pişman olur.
Müjde hikâyesinin ana fikri
Hikâye, savaşın zor günlerinde insanların umuda ne kadar muhtaç olduğunu ve bir tabiat olayının ortak bir inançla nasıl kutsal bir işarete dönüşebildiğini anlatır. Ömer Seyfettin, olayın akılcı açıklamasını baştan verse de cephedeki ruh hâlinin bu açıklamaya üstün geldiğini gösterir; anlatıcının kendi şüphesinden pişmanlık duyması, toplu heyecanın bireyi de içine aldığını sezdirir.
Müjde hikâyesinin karakterleri
- Anlatıcı: Cepheye giden kafiledeki yazarlardan biri; başta olayı akılla açıklar, sonra kafilenin inancına katılır.
- Genç şairler: Cepheyi ilk kez gören, heyecanlı ve coşkulu bir grup; aralarında uzağı göremeyen gözlüklü bir şair de vardır.
- Refakatçi subay: Kafileye yol gösteren nazik zabit.
- Genç doktor: Gökteki izi fotoğraflamaya çalışan kafile doktoru.
Mekân, zaman ve anlatıcı
- Mekân: Gelibolu Yarımadası’na giden yol, sahil şosesi ve Çanakkale siperleri.
- Zaman: Birinci Dünya Savaşı, Çanakkale Savaşı yılları; bir gecenin sonundan sabaha kadar.
- Anlatıcı: Birinci tekil kişi (“ben”) anlatıcı; olaya katılan bir tanık.
- Yayın: Yeni Mecmua, 21 Mart 1918.
Hikâyedeki eski kelimeler
- Müjde: Sevindirici haber.
- Berzah: İki denizi ayıran dar kara parçası.
- Ziya: Işık.
- Latife: Şaka.
- Hacer-i semavî: Gök taşı, meteor.
- Şahap: Kayan yıldız.
- Tenvir tabancası: Aydınlatma fişeği atan tabanca.
- Landon: Üstü açılır, dört tekerlekli araba.
- Kabalak: Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı askerlerinin giydiği başlık.
- Fethün karîb: “Yakın bir zafer”; Kur’an’daki Saff suresinden bir ifade.
- Sülüs: Büyük ve gösterişli bir Arap yazısı çeşidi.
- Vecd: Kendinden geçercesine coşku.
Kaynak: Ömer Seyfettin, “Müjde”, Yeni Mecmua, C. 2, S. 36, 21 Mart 1918, s. 196; metin: Vikikaynak.
Ömer Seyfettin‘in öteki hikâyeleri: Üç Nasihat, İlk Namaz, Bir Kayışın Tesiri, Gizli Mâbed, Nâdan, Kızıl Elma Neresi?, Bahar ve Kelebekler, Çakmak, Bir Temiz Havlu Uğruna, Teke Tek, Yalnız Efe, Ferman, Kurbağa Duası, Yüksek Ökçeler, Başını Vermeyen Şehit, Kütük, Topuz, Bomba, Forsa, Aşk Dalgası, Perili Köşk, Kesik Bıyık, Falaka, Pembe İncili Kaftan, Diyet, Kaşağı, Rüşvet, Terakki, Nasıl Kurtarmış?, Yeni Bir Hediye.
Düşüncenizi yazın