Terakki
İlerlemeyi öven iki keyif ehli genç, sokaktan gelen belagatli sesin bir dilenciye ait olduğunu görünce şaşırır.
İlk yayımlandığı eser: Ömer Seyfettin, "Terakki"; metin: Vikikaynak
Bu sayfada hikâyenin tam metni yer alıyor. Özeti, ana fikri, karakterleri ve eski kelimelerin anlamları metnin sonunda.
Yaz… Ramazan! Hava öyle sıcak ki… İndirilmiş perdelerin arkasında gizli gizli tutuşan, fakat hiç gürültüsü duyulmayan bir cehennem var sanılacak. Niyazi ile Neşet, duvarları yeşil kâğıt kaplı odanın kapı tarafındaki geniş bir koltuğa iki canlı keyif heykeli gibi uzanmış, cigaralarının dumanları içinde konuşuyorlar:
— Evet.
— Olur iş değil.
— Bu kadar az zaman içinde.
— Bu kadar terakki!..
— Şu kadar değişiklik!
— Âdeta insan gözlerine inanamayacak.
— Sekiz, on sene evvelki yolları, evleri, arabaları, tramvayları, kıyafetleri, hele o vapurları bir hatırla…
— Telefon yoktu be…
— Elektrik var mıydı?
— Ya sinema?..
— Ya otomobil?
— Ya gramofon?
— Yalnız o vardı işte…
— Nasıl?..
— On beş sene evvel ben kırk paraya lastik boruları kulağıma takar, öyle bir garibe, bir hâdise karşısında imiş gibi, hayretle dinlerdim.
— Tayyareye ne diyeceksin?
— Olur iş değil.
— Kim böyle kuş gibi havada uçulacağına, Türklerin de uçacaklarına inanırdı?
— Zeplin?
— Vay anasını! Koca bir zırhlı. Fakat havada uçuyor. Farkı bu…
— Bu muhakkak.
— Pekâlâ, ama pahalılığa ne diyeceksin?
— Tabiî her şey gibi paranın da kıymeti değişti. Para çoğaldı. Malların fiyatları yükseldi.
— Para çoğaldı mı, azaldı mı?
— Vallahi bilmiyorum.
— Ben de bilmiyorum.
— Bilmediğimiz şeye karışmamak…
— …Bu doğrudur amma…
— Amma?
— Bizim elimizden gelmez.
— Fakat şunu itiraf etmeli ki, her gülün bir dikeni olur.
— Tabiî…
— “Terakki”nin de bazı pot gelen cihet leri olacak.
— Ne gibi?..
— Mesela…
Niyazi misalini söyleyemez. Sokaktan şiddetli, keskin, gür, canlı, latif, parlak, ahenkli bir ses gelir.
“Dünya değişti. Eski günler geçti. Merhamet, mürüvvet, insaniyet kalmadı. Herkes keyfinde, eğlencesinde, kimse kimseyi düşünmez oldu. Bu ne haldir?”
Birbirlerinin yüzlerine bakışırlar. Gayri ihtiyarî, sârî bir hareketle, tellenmiş cigaralarını önlerindeki tablada söndürürler:
— Bu ne?
— Bilmem.
Sokaktan gelen ahenkli ses aynı şiddet, aynı letafet, aynı azamet, aynı belâgat le devam eder:
“…Dünya bir cife dir. Hayf onu isteyen köpeklere! Uyanın, kâinata ibretle bakın. Fâni olan şeylere aldanmayın.”
Neşet bir eliyle başını, diğer eliyle sarı pijamasının üstünden kalçasını kaşır. Yüzünü ekşitir. Niyazi alt dudağını ısırarak yavaş yavaş doğrulur:
— Bu ne be?
— Saçma…
— Ama ne güzel, ne yanık söylüyor…
— Gayet muktedir bir hatip olacak.
— Şüphesiz.
Sokaktan gelen ses:
“…Bugün varız, yarın yok! Gündüzün sonu gece. Aydınlığın sonu karanlık. Ateşin sonu kül. Hayatın sonu ölüm… Ölümden kim şüphe eder? Altınlara gark olsak, demirden, çelikten kaleler içine saklansak, mutlaka ölüm oku gelip bizi bulacak. Er geç bize yetişecek. Bu kadar muhakkak bir akibet karşısında gaflete düşen, nefsine uyan, yarını unutan insan mıdır? Hayır… Hayvandır. Nefsine uyanların, zevkten başka bir şey tanımayanların, hayvanlardan ne farkı var?”
Neşet ayağa kalkar, der ki:
— Bu bir feylesof!
— Hem de derin…
— Hem pek derin bir feylesof!
— Bak, bak, ne diyor?
Sokaktan gelen ses daha yanık bir hararet, daha azametli bir şiddetle:
“…Merhamet, şefkat, elâlem, kimsenin umurunda değil. Sadakanın ismi unutulmuş. Yiyiniz, içiniz, keyif ediniz… Çalınız. Oynayınız. Güzel evlerin içinde, temiz karyolalarda, rahat rahat gündüz uykularına yatınız. Ah, nerede fazilet?”
Niyazi oturduğu yerden:
— Hem sosyalist, be! der.
— Ne demek?..
— Güpegündüz, bir başına, sokak ortasında bu kadar serbest laf söylemek…
— Bakalım bir başına mı?
Niyazi kalkar, pencerenin yanına gider, kapalı perdeyi aralık eder. Bakar, bir kahkaha atar:
— Olur iş değil be!
— Ne?
— Gel de bak.
Neşet merakla pencereye koşar. Perdenin arasından dışarıya bakar. Sokakta, tek başına yavaş yavaş yürüyen, üstü başı perişan, omuzu torbalı, eli asalı bir adam gözlerini pencereye kaldırır, boynunu bükerek:
— Allah rızası için bir dilim ekmek! der.
Niyazi ile Neşet, bir an öyle kalırlar. Sonra hayretle birbirlerine bakışırlar.
— Ne dersin?
— Olur iş değil…
— Dilenci be!
— Feylesoftan dilenci!
— Yok, dilenciden feylesof!
— Hem hatip…
— Yalnız hatip mi?
Niyazi kaldırdığı perdeyi tekrar kapatır:
— Bizim Dârülbedâyi’de böyle gür sesli bir hatip yok.
— Yok vallahi…
Gülüşürler.
— Hem ne şiddet!
— Evet, öyle…
Dışarıda, daima değişen, asla eskiye benzemeyen hayatın hiç şimdiye kadar görülenlerini andırmayan yeni dilenci susmaz:
“Gülün, gülün… Gülmenin sonu ağlamadır. Vuslatın sonu hicran… Yazın sonu hazân… İkbalin sonu zeval… Hayatın sonu ölüm!.. Acaba ibret gözüyle şu dünyaya bir baksanız… vs… vs..!”
Uzaklaştıkça işitilmemeye başlayan müteharrik, geçici bir hutbe gibi devam eder. Eski yerlerine oturan Neşet’le Niyazi yine cigaralarını tellendirirler.
— Sekiz, on sene evvel İstanbul’da bu kadar muntazam söz söyleyecek, bu kadar hikmeti bir ağızda etrafa saçacak bir müderris var mıydı?
— Halbuki şimdi…
— Bir dilencideki bu belâgat!
. . . .
— Daha doğrusu bu küstahlık!
— Olur iş değil…
— Olur iş değil vallahi…
Terakki hikâyesinin özeti
Sıcak bir ramazan günü Niyazi ile Neşet, perdeleri inik bir odada koltuklara uzanmış, sigara içerek konuşmaktadır. Sekiz on yıl içinde İstanbul’un ne kadar değiştiğine hayrandırlar: telefon, elektrik, sinema, otomobil, gramofon, uçak, zeplin… Pahalılığı ve paranın değerini ise pek anlayamazlar; “her gülün bir dikeni” olduğunu kabul ederler.
Tam o sırada sokaktan gür, ahenkli ve etkileyici bir ses yükselir: Dünyanın değiştiğini, merhametin kalmadığını, herkesin yalnız kendi keyfini düşündüğünü, dünyanın fani olduğunu söyler. İki genç sigaralarını söndürüp dinlerler; konuşanı önce büyük bir hatip, sonra derin bir “feylesof”, hatta bir “sosyalist” sanırlar.
Niyazi perdeyi aralayınca gördükleri bir dilencidir: üstü başı perişan, omzu torbalı, elinde asası, “Allah rızası için bir dilim ekmek” isteyen bir adam. İki genç bunu da terakkinin bir sonucu sayarak alay eder; bu belagatin bir dilencide bulunmasını önce hayranlıkla, sonra “küstahlık” diye karşılar, yeniden sigaralarını tellendirirler.
Terakki hikâyesinin ana fikri
Hikâye, ilerlemeyi yalnızca icatlar ve konfordan ibaret sanan, ama yanı başındaki yoksulluğu görmeyen bir zihniyeti ironiyle eleştirir. Dilencinin sözleri, rahat koltuklarda keyif süren gençlerin hayatının aynasıdır; onlar ise bu sözleri dinleyip alkışlar, ama kapıdaki adama bir dilim ekmek bile vermezler. “Terakki” başlığı da bu yüzden alaycıdır.
Terakki hikâyesinin karakterleri
- Niyazi ve Neşet: Ramazanda gündüz sigara içen, rahat ve keyif düşkünü iki genç; dönemin yüzeysel aydın tipinin temsilcileri.
- Dilenci: Sokakta yüksek sesle vaaz eder gibi konuşarak sadaka isteyen, perişan kılıklı adam.
Mekân, zaman ve anlatıcı
- Mekân: İstanbul’da duvarları yeşil kâğıt kaplı, perdeleri inik bir oda ve önündeki sokak.
- Zaman: Birinci Dünya Savaşı yıllarında, sıcak bir ramazan günü.
- Anlatıcı: Üçüncü tekil kişi anlatıcı; hikâye büyük ölçüde diyaloglarla ilerler.
- Teknik: Kısa, kesik diyaloglar ve sona doğru beliren ironi.
Hikâyedeki eski kelimeler
- Terakki: İlerleme.
- Cigara: Sigara.
- Cihet: Yön, taraf.
- Sârî: Bulaşıcı.
- Belâgat: Güzel ve etkili konuşma.
- Cîfe: Leş; mecazen iğrenç şey.
- Hayf: Yazık.
- Feylesof: Filozof.
- Dârülbedâyi: İstanbul’da 1914’te kurulan tiyatro okulu ve topluluğu (bugünkü Şehir Tiyatrolarının temeli).
- Müteharrik: Hareketli.
- Hutbe: Cuma ve bayram namazlarında okunan öğüt konuşması.
- Müderris: Medrese hocası.
Kaynak: Ömer Seyfettin, “Terakki”; metin: Vikikaynak.
Ömer Seyfettin‘in öteki hikâyeleri: Üç Nasihat, İlk Namaz, Bir Kayışın Tesiri, Gizli Mâbed, Nâdan, Kızıl Elma Neresi?, Bahar ve Kelebekler, Çakmak, Bir Temiz Havlu Uğruna, Teke Tek, Yalnız Efe, Ferman, Kurbağa Duası, Yüksek Ökçeler, Başını Vermeyen Şehit, Kütük, Topuz, Bomba, Forsa, Aşk Dalgası, Perili Köşk, Kesik Bıyık, Falaka, Pembe İncili Kaftan, Diyet, Kaşağı, Rüşvet, Müjde, Nasıl Kurtarmış?, Yeni Bir Hediye.
Düşüncenizi yazın