İçeriğe geç
6 Kasım 2026, Cuma Günün dizesi: “Senin ve benim temiz canımız tenden gidince,”
Ömer Seyfettin

Tuğra

Birahanede hayatının hesabını yapan bir aydın, cebinden çıkardığı mecidiyenin üstündeki tuğraya bakarken her şeyin anlamını sorgular.

Ömer Seyfettin6 dk okuma
Paylaş

İlk yayımlandığı eser: Ömer Seyfettin, "Tuğra"; metin: Vikikaynak

Bu sayfada hikâyenin tam metni yer alıyor. Özeti, ana fikri, karakterleri ve eski kelimelerin anlamları metnin sonunda.

Garsona,

Reklam

“Bir bira daha” dedim.

Bu, dördüncü oluyordu. Duygularım ile efkarımın birbiriyle uyum sağladığını düşünüyordum. Artık ne mutlu ve ne de üzgün idim. Günde on iki saat çalışarak hayatımı kazanmaya, ekmek parası bulmaya mecburiyetim olmadığı gibi, meşru ve gayri meşru bir şekilde zengin olmak ihtimalim de yoktu. Düşünmenin o insan elinde olmayan belirsiz hızıyla hayatımın hesabını, bilançosunu yapıyordum. Aç ve muhtaç değildim. Şimdi şu birahane penceresinden seyrettiğim sokak panoraması, şu gelip geçen servet ve bolluk hülyaları içinde bulunan gözlerime elleri daha beyaz ve tombul, kalçaları daha geniş ve uyumlu, boyları daha narin ve uzun, dudakları daha kırmızı, yüzleri daha masum görünen kadınlara karşı duyduğum tabii arzuyu da beynimden defedersem, tamamıyla rahat kalacaktım. En güzel kadının bence ne önemi olabilirdi. Mademki aşırı çalışmaktan ve koşuşmaktan hastalanmış başım, en sıkı bir âşıkâne okşayış, ihtiraslı bir öpücükten sonra çatlayacak derecede ağrıyor ve bir hafta boş ve acı içinde kalıyordu! Servetin de gereği yoktu. Mademki sürekli zevk ve haz alma ve kabul olunan “cinsi temas” hayvanlığına katlanamıyordum; parayı ne yapacaktım? O bana, asla yürüyemeyeceğim yeni ve cinsi ihtiras yolları açacaktı. Eflatunî kucaklaşmalardan taciz olmayacak kadar cahil de değildim… Önümdeki büyük kadehi bir yudumda içtim ve garsona tekrar,

“Bir bira daha..” dedim.

Bu beşinci oluyordu. Dışarıya, akşamın giderek esmerleşen rehaveti içinde sürekli geçen bu sosyal ve sonsuz şeride bakıyordum. Arabalar, güzel kadınlar, çiftler, aileler, yalnızlar, subaylar, asayiş memurları, satıcılar.. Kimi eğlenmeye, kimi çalışmaya, kimi istirahat etmeye gidiyordu. Fakat hepsi, benim kendi kendime ihtiyaç duymadığımı farz ettiğim şeye, paraya, menfaate koşuyorlardı. Bu şüphesizdi! Vazife, iyilikseverlik, fazilet, fedakarlık… Hatta her şeyden vazgeçiş bile bir örtü, gören bir göze karşı altındakini saklayamayan ince tül bir perde idi. Bu perdenin altında daima para ve çıkar vardı. Yalnız ben! Zavallı, hasta, onun için, para ve çıkar için yaşamıyordum. Fakat şimdiye kadar niçin uğraştım! Gülümsedim, “İlim ve her şeyi bilmek için!” diyerek sürekli karanlık ve cehalete koşmuştum. En sonunda sade ve ahmak bir köylü gibi geçmişin tatminkârlığıyla ister istemez zebun olduğunu itiraf eden Darwin’den ne öğrendim? “Hiç, hiç, hiç…” İtiraf etmeliyim ki, herkes gibi ben de bir cahilim! Herkesten çok cahilim, çünkü onların genetik ve nesilden nesile aktarılan düşünceleri ve inançları var. Halbuki benimkiler tamamıyla iflas etti. Yıkıldı. Ve yerlerine hiçbir şey koyamadım. Sıhhatimi kaybettim. Şimdi hasta ve normal dışı bir vücudun taşıyıcısıyım. Gittikçe büyüyen kararsızlık ve şaşkınlığım bu mevcudiyet yükünü daha ziyade ağırlaştırdı. İtiraf etmeliyim, işte eziliyorum. Düşünmemek istiyorum… Birden önümdeki dolu ve büyük kadehi tamamıyla içtim. Karşımdaki, kimbilir, bana bakarak neler düşünen garsona tekrar,

“Bir bira daha…” dedim.

Bu altıncı oluyordu. Artık içmemeliyim! Rahatsız olacaktım. İçimden,

“Mademki ölüm var, o halde sıhhatin ne kıymeti olabilir?” diyordum.

Yok, yok. Kalkmak lazım, yahut içmeden oturmak… Hesap görmek için cebimden bir mecidiye çıkardım. Beyaz ve kirli, yuvarlak ve parlak bir gümüş parçası! Ah para! Kuvvet simgesi! Bu küçük tanrıyı gözlerime yaklaştırdım. Sanki ilk defa görüyordum. Etrafında uçları birbirlerine temas etmiş hilallerden meydana gelen bir daire vardı. Bu hilallerin dışlarına küçük ve içlerine görece büyük yıldızlar yerleştirilmişti. Ortasında bir tuğra vardı. Birden düşündüm: “Tuğra” Bu ne demekti? Ne kadar cahildim! Bunun manasını bilmiyordum. Meçhul bir şeyin seyredilmesi anında duyulan tuhaf bir merak ile bakıyordum. Bu bir resim mi idi? İki arka ve üç ön ayağı vardı. Bir kuş? Hayır. Bir böcek, bir arı? Hayır. Tüyleri yolunmuş bir tavuk? Hayır. Şaha kalkmış bir at? Hayır. Başı ve kuyruğu yoktu. Ayakları fazla idi. O halde ne idi? Bir sanat eseri mi? Hat sanatının bir harikası mı? Hayır. Asla güzel ve uygun değildi. Ruha bir tesir ve heyecan vermiyordu. Bir sanat eseri sayılamazdı. Acaba “şeref-i akl ile mümtaz! olan insanlar, böyle sebebi hiçbir söz ile izah olunamayacak tuhaflıklar yaparken ne düşünürlerdi? Arz üzerinde medeniyet eserleri bâki kaldıkça yaşayacak olan garip şeyin hattatı nakşederken ne düşünmüştü? Şüphesiz hiç… Zaten insanlar asr-ı sanatta hep gayri müdrik, hep manasız, hep mariz değil miydiler? Tekrar düşündüm.. Şimdi benim şu tuğranın mana ve nakşediliş sebebini düşünmekliğim, eski alfabe kitaplarındaki “kargacık, burgacık” karşısında küçük çocukların duydukları anlamsız ve masum meraka benzer değil miydi? Ben hâlâ her gördüğüm şeyde makul bir mana, hakiki bir sebep arayacak kadar masum ve çocuk mu idim? Hayır, hayır, hayır… Hiçbir vakit, hiçbir şeyde, hiçbir sebep, hiçbir mana yoktur.

Artık, gerilmiş ayaklarıyla bu küçük metal yüzünde “Ben neyim, bil?…” diye yüzüme fırlayacak gibi hazır duran tuğrayı görmemek için mecidiyeyi tekrar yeleğimin cebine koydum. Düşünmemek, tabii olan bitkisel sessizliğe, madeni atalete dönmek biraz değil, birçok içmeye değerdi. Önümdeki büyük kadehi yuvarladım. Büfenin kapısında mezesiz içtiğime, beklenilmeyen bir hadise seyreder gibi hayret ve şaşkınlıkla bakan garsona haykırdım:

Reklam

“Bir bira daha.”


Tuğra hikâyesinin özeti

Anlatıcı bir akşamüstü birahanede oturmuş, garsondan art arda bira istemektedir. Bir yandan da hayatının hesabını yapar: Ekmek parası için günde on iki saat çalışmak zorunda değildir, ama zengin olma ihtimali de yoktur. Aç ve muhtaç olmadığı için kendini rahat saymaktadır.

Pencereden gelip geçen kalabalığı seyrederken arabaların, çiftlerin, memurların, satıcıların hepsinin aslında paraya ve menfaate koştuğunu düşünür. Kendisinin ise para için değil, ilim ve her şeyi bilmek için uğraştığını hatırlar; fakat sonunda Darwin’den bile bir şey öğrenmediğini, inançlarının yıkıldığını, yerine bir şey koyamadığını ve sağlığını kaybettiğini itiraf eder.

Altıncı biradan sonra kalkmaya karar verir ve hesabı ödemek için cebinden bir mecidiye çıkarır. Bu “küçük tanrıya” ilk kez görüyormuş gibi bakar; hilallerle, yıldızlarla çevrili ortadaki tuğrayı fark eder, ama ne anlama geldiğini bilmediğini anlar. Tuğrayı bir kuşa, bir arıya, şaha kalkmış bir ata benzetmeye çalışır; onu bir sanat eseri olarak da göremez.

Sonunda hiçbir şeyde bir sebep ve anlam bulunmadığı sonucuna varır. “Ben neyim, bil…” der gibi duran tuğrayı görmemek için mecidiyeyi yeleğinin cebine koyar, önündeki kadehi bir yudumda bitirir ve şaşkınlıkla kendisine bakan garsona bir bira daha söyler.

Tuğra hikâyesinin ana fikri

Her şeyde akla uygun bir anlam arayan, ama aradığını bulamayan bir aydının bunalımı anlatılır. Bilgiye ve akla duyduğu güven yıkılan insan, sorularından kaçmak için kayıtsızlığa sığınır. Hikâye, insanların hayatını yöneten para ve menfaat düşüncesini de alaycı bir dille eleştirir.

Tuğra hikâyesinin karakterleri

  • Anlatıcı (ben): Yorgun ve hasta, her şeyi sorgulayan, inançlarını yitirmiş bir aydın. Hikâye onun iç sesinden oluşur.
  • Garson: Anlatıcının art arda bira ısmarladığı, sonunda onun mezesiz içmesine şaşıran birahane çalışanı.

Mekân, zaman ve anlatıcı

Hikâye bir akşamüstü, kalabalık bir sokağa bakan bir birahanede geçer. Hesap için çıkarılan mecidiye, olayın Osmanlı’nın son döneminde geçtiğini gösterir. Anlatıcı birinci tekil şahıstır; olaydan çok anlatıcının iç konuşması öne çıkar.

Hikâyedeki eski kelimeler

  • Efkâr: Düşünceler.
  • Bilanço: Hesap dökümü; burada hayatın kâr-zarar hesabı.
  • Eflatunî: Platonik.
  • Zebun: Güçsüz, zavallı.
  • Mecidiye: Sultan Abdülmecid döneminde basılan gümüş para.
  • Tuğra: Padişahın adını ve unvanını taşıyan, fermanlara ve paralara konan özel işaret.
  • Mümtaz: Seçkin, üstün.
  • Mariz: Hasta.
  • Atalet: Hareketsizlik, durgunluk.
  • Rehavet: Gevşeklik, uyuşukluk.

Ömer Seyfettin‘in öteki hikâyeleri: Kaşağı, Kır Sineği, Diyet, Forsa, Bomba, Yüksek Ökçeler, Niçin Zengin Olmamış?, Pembe İncili Kaftan. Yazarın içinde yer aldığı akımı Millî Edebiyat dönemi yazımızda anlattık.

Bunları da sevebilirsiniz

Bu duyguyu anlatan şiirler

Düşüncenizi yazın

E-posta adresiniz yayımlanmaz.